
Faruk Arslan
I am a Registered Social Worker (RSW), in private practice in Kitchener-Waterloo Region since 2012. My social work school training was at Wilfrid Laurier University in Ontario, Canada and I completed my social work practices at Stratford General Hospital and Children Aid Society at Bran County in Brantford, Ontario, Canada through Wilfrid Laurier University. I am a PhD Candidate in Human Relationships (Spiritual Care
Supervisors: Kristine Lund and Kate Harper
Phone: 226-600-4310
Address: Waterloo, Ontario, Canada
Supervisors: Kristine Lund and Kate Harper
Phone: 226-600-4310
Address: Waterloo, Ontario, Canada
less
InterestsView All (13)
Uploads
Books by Faruk Arslan
Dikensiz sanıp bir gül kopardın eş’ârdan
Hemân takdın siyeh zülfe yârı güldürdün
Nâ-ehiller saçıyor sözde zarâfet oyuncak
Uğradık kaht-ı ricâle yüksek kartal olayım
Gül dikensiz olmaz istemem aslâ ben de
Bağçede şakıyam gülüme bi-hâr olayım
Galeyâna geleyim hasredeyim özlemleri
Daha parlak yazayım tûti-i güftâr olayım
Sağ elimin avcunda yazmış Mim Hâmuş
Yâ Hû! Ne isterim ne olamam ervâh ezel
Samîmiyyet benliğime Bâd-ı Hazân şarkı
Rebâbı ümît çalar yıldızlara seyir olayım
Hâr içinde biten gonca güle minnet olsa,
Sırat-i müstakim üzre gözetirim Rahim´i
Hâmem pek yamandır avlarım dilberleri
İblisin talim ettiği yola ben takoz olayım
Köhne efkârı ser-â-pâ gömeyim nisyâna
Nûr-ı ‘irfân saçayım dâhil-i ahrâr olayım
Hasmı kahretme için elde asâdır hâmem
Aklı yar olmaz insânlara ben yâr olayım!
Çok parlayan bir cevherim, yoktur eşim
Her zamân ben gözleri sûzânsa âşığım
Sâyesinde gark olmuş yurdum ser-â-pâ
Kadrimi fehm etmez devrâna ne olayım
Artıyor merâklarım yazamam lâkin hiç
Hangi vâdide yazıp nâm alayım bilmez
Nefes erbâbı gibi şâ’ir-i sehhârı olayım
Kıl bu sâf gönlüne ilhâm hükemâ olsun
Kaç yıl sürecek bunca ma’sûmların âhı
O deni... Tanımak istemiyor Hakkı İlâhı
Gidelim kurtaralım şimdi yetimin sevgili
Merdivensiz kanatsızlara kantar olayım
Hak şânıylan senâ etmeye kimi kâdir
Bülbülüm, bâğ-ı edebde öterim ba’zı
Kâbiliyyet bahşeylememiş Hak azıcık
Es’âd gibi ötmekte de mâhiri olayım!
Gün ağardı neşe evlerimde ufkundan
İstikbali mazi bin dilber yüzü göründü
İstikbali korumaya ant içen aşıklardan
Türk gencinin içi, dışı özü tözü olayım
Toprağı gül mübârek, anberdir kokulu..
Bahâ elmasları kıymette cihana değer
Dilerim yaresi arş makberlerden olsun!
Benim üzerimden hep çiçekleri olayım
Sevdiğim bir güzelin altına minder yâhûd
Üstüne örtdüğü al yorgana astârı olayım
Aradım kendimi ben sevgilimin kalbinde
Dallar üstünde kuş gibi mihmânı olayım!
Bekliyor dağların ardında saklıdır güneş
Arıyor kendine gûyâ ebedi aşıkun bir eş
Hicrân u sitemle vurma ciğerimden aşık!
Kitâbesi hayâtım, duâlarla yıldızlı olayım
Kerâmet bilmeyen olmaz mürşid-i kâmil
Sihr tılsım yapsak zâkir-i kahhâr olayım
Çok değil benim âlemde murâdım yalnız
Zulmeti nûr yaparak vâkıf-ı esrâr olayım
Rû bir Nâci mütehassis ol bula bi-hisler
Eflâk holding yıkılmadı ufkuna göründü
Çünkü her köşesi renginde bin bir tablo
Her şeyin zıddına bakıp küfürsüz olayım
Rû, Waterloo
22 Nisan 2026
Şu yüce dağları yaylasında yayla
Ezelden beri divane kıldı âşk beni
Yer ile gök bir ikrârdır ışkın aslına
Hak kadimi ikrâra hâmûş etti beni
Çök otur sevdiğim gönül tahtında
Hiç gönül geçer mi âşüft etti beni
Muhabbet cânı mı dilde Rû anda
Döner çarkına döker döl etti beni
Sebep oldu niyetin dilek bu çarka
Arş u ferş ins ü melek ile etti beni
On birincide dokuzun felek atlasa
Serdi döşeği yer kızıl don etti beni
Şeyh olmak Şâh olmağı şarkında
Her ağ yeşil mâr azık nûr etti beni
Sâki kevser olmuş anlarsın anına
Nefsi od aklı su gönlü yel etti beni
Uçmak yemişini yağmala müdâma
Hak birdir yakîn kor evveli etti beni
Hû diyen heybetli ses yedinci bâbta
İnna hel elâ ayeti okudu kul etti beni
Kudretten yaratmıştır seni Hak Teâla
Ne çok rengin vardı elmalar etti beni
İpekçi Ünal Sevim Levend kün arada
Hüseynî Mevaliyim, Dimitri etmiş beni
Çıkmış bellki al giymişti yas donunda
Şükr yirmi sekiz suâle cevâp etti beni
Ne korku çekerler nede düşerler nâra
Silinmiş gümânı ayna pastan etti beni
Bitti açıldı kırmızı gül layık Merdâna
Koklardı, başına soktu tam etti beni
On dört bin geyiklerle gezdik rüyâda
Cismine rûhu vermezden âr etti beni
Secde kılınca gökte kudret helvâsına
Bâde içtim civânın elinde gül etti beni
Öteler ötesinden alerjisi vardır yalana
Mihri verip Hint kumâşına od etti beni
Kadeh sunar peymâne hû aşkına tava
Semâha girdiler üryân hû tâç etti beni
Bir dûdu kuşu geldi yuva yaptı başıma
Kevn ü mekân andan cünbüş etti beni
Düş oldu serhoş ol cân gözü tecellâya
Gevher eridi deryası cûşa baş etti beni
Yoldaş Türk hayâli gönlümde mihmâna
Virân bahçelerde bülbülde öter etti beni
Sende bil beni ankâ isen kuşum hümâ
Süreyyâ kayarsa han süveydâ etti beni
Geçemezsin sıratı Hakka kul olmayınca
Bir kıl üstünde köprü mizânın at etti beni
Haarp dilinden keşkem Elfleri org çalsa
Kaçamaz ormanda abı hayvan etti beni
Kırklar katarına katar mı bilmem katında
Kemlik edene iyilik ettim, şerap etti beni
Yeller ile seller beni karıştırır ummânlara
Kuşkonmaz hüma öter imiş mey etti beni
İnler dolap durur peteğinde bal olmayınca
Çevirmiş şişleri yanmasın biryân etti beni
Gerek olsun çamura çökenleri Hak çıkara
Rabbim yetmiş iki millete muallim etti beni
Gerek olmuş mazlumun âhını zâlimden ala
Seni bekâ yere salmış düzü kalem etti beni
Gezerdim ki hoşuma sen ne kattın aşıma
Yağdırdın âşk doluları başıma kül etti beni
Gönül eğlencesi olmaz elde gül olmayınca
Seksen deve yükü cevhere dilber etti beni
Kaf'dan Kaf'a yürüyen derviş sığmaz sana
Dökünce âb-ı kevserden bir lokma etti beni
Melekleri ferişteler tuttu Düldül atım olunca
İndirdim destgâhı perde açıldı dost etti beni
Zöhre yıldızın alnında görse şaşmaz ammâ
Âşıkların can içinden belinde kemer etti beni
Kamber'e sordum kahpe mi felekler dünyada
İsâ bir kahr ile gitti havaya sen şeker etti beni
Sevdiğim gitmez düşmüş hem rızâdan rızâya
Doksan bin kâfir kestim aldırmaz gön etti beni
Hiç bir para kesmez, Zülfikâr vermezdir borca
Ne arar Şâm’ı şarkı Mekke’den Kâbe etti beni
Yetmiş kere öldürüp dirilten kesik baş ejderhâ
Üç yüz yıl evvelden bildiren kuş Habir etti beni
Hızr demiş ki gel beri durursun diken zahmına
Bu noktayı pervâz eden câno perizâd etti beni
Murâdını almış tüh ki ahlar bana vahlar bana
Gör yüzümü yüzüme bakmadan yüz etti beni
Döne döne ötme yanımda etmiş ejderi figâna
Seher yelind’esen rüzgâr Ali’dir turna etti beni
Rû, Waterloo
28 Mart 2026
Mihmân mihmân üstüne gelmiş nasip işte!
Lazım aşk ola ki akl eyleyemez anda karâr
Düzde zindânda ol dâr ki mihmân uyumaz
Misafir giren eve ateşinde hırsızlar giremez
Âşığın gözü, gönlü, canı, sinesi mihmân
Misafir olmuş peykân; bela, gam kederin
Üç beş gün dünya, baş ucunda oturmuş
Gönül hane gül suyuyla yıkanır ah mum
Ciğer kebbaı verdil gözyaşından şerap
Ah mumuyla süsledik Erivan'a mihman
Can kuzusu kestik hicran bizde matem
Neden kayıtsız kaldın aşkımıza Vahan
Ev sahibi misafirin hizmetkârıdır handan
Tanrı misafiri kısmetiyle gelir uzaklardan
Konuklaşmak yarıştır gamı mihmân okur
Müslüman kâfir ayırt edilmez, hoş geldin
Gönül gıdası yara ekmeği yalnız yenmez
Aşk meyhaneme bir iki misafirler ile geldi
Asla şerri nâs olma, aç kapını yabancıya
Âdet olmış od yanar şol yire mihmân oldu
Yıktın gam askerleri virane etmiş hanemi
Olmaz âteşten eser anda mihmânı olmaz
Tan olunca yanmış dilim, onarmış yaremi
Harap olmuş meyhane tende can durmaz
Olsun mu mihmâna izzet hânesi virânede
Pencere olur yarıkları kapı açmış gaybına
Dilberâ sürme kapından bu âşık-ı miskîni
Aç açık geldik paylaş bizle evi nân ile aşı
Muhtaç âşığı ret etmek olmaz Türklükten
Koy gecelikle burda kalıp mihmân uyusun
İkrâm izzet gerek kâfir olursa dahi mihmân
Gamzen gönle gelse tebessüm eder dilber
Gönül hanesi bu konak hiç boş kalmaz ki,
Cennet misafir misafir üstüne eksik olmaz
Gam gam üstüne gelince masiva yeri yoh
Tanrı misafiri geri çevrilmez EY SEVGİLİ!
Rü, Waterloo
25 Ocak 2026
Misafiri uyumayan evin hırsıza zindan olması gibi, gönülde aşk olduğu zaman akıl duramaz. Zira aşk misafirdir, akıl ise hırsızdır. Hırsız olan akıl, Tanrı misafiri aşkı görünce o ave hırsızlık yapmak için giremez. Misafir olan evde eskiden tüm gece kandil yakılırdı ve kandil yanmayan evde aşk olmadığı için ayıplanırdı. Şair, aşkı misafir, aklı da hırsız olarak tahayyül ederek tercihini bir anlamda belli eder. Gönülde Allah aşkı olduğu ve sürekli Allah’ı zikirle meşgul olduğu müddetçe gönlün uyuması, yani gafil olması mümkün değildir. Bu da, akıl hırsızını, yani nefsi ve aklın idrak ettiği dünyevî şeyleri tesirsiz kılacak, bedeni ona zindan edecektir. Aynı zamanda aklın baştan gitmesine sebep olarak âşığı mecnun edecektir. Bu da, âşığın temel arzusudur. Misafirlerin ev sahibiyle çekişmesinin (kulun ilahî) takdire itirazdan acaba ne farkı var?
Gönül, yine hanesini ah (ateşinin) ışıklarıyla süsledi. O; dert, bela ve gamı misafir okumuşa benzer. Cömertlik misafirperverliğin gereğidir. Âşık, kerem ehli olduğu için sev- gilinin gamze okunu göz hanesine davet etmesine şaşırmamak gerekir. O, gönül evinden derd ve gam misafiri eksik olsun istemez. Sevgilinin hayalinin bir an bile gönül hanesini boş koymaması temenni edilir. Âşığın canı, gönül hanesinde sevgilinin gam ve derdiyle eğlenir, oyalanır. Bu misafirler olmasa gönül, gam köşesinde yalnız kalacaktır. Gönül, yarayla dolu sinesinde sevgilinin gam ve derdini misafir etmek ister; çünkü gönlün gıdası olan yara ekmeğini yalnız başına yemek doğru olmaz. Gönül, sevgilinin gam ve derdini bulup sinesine aldı; meyhanesine bir iki misafir ile geldi. Şair, misafirle yemeğini paylaşmayanları şerr-i nâs olarak niteler, misafir ağırlama hususunda, “gözün aç, her seher yol gözetip her gece mihman iste” diye uyarıda bulunur.
Sevgilinin gam ve derdi geldiğinde gönlümün yanmasına şaşılır mı? Misafir olan yerde ateş yanması âdet olmuştur. Yanmış gönlün dumanına sebep olan aşktır; mihman olmayan yerde ateşten eser olmaz. Misafiri en güzel şekilde ağırlamak, ev sahibinin temel arzudur. Bunun için başta mamur bir misafirhane gerekir. Âşıkların gönlü virane olduğundan misafir ağırlamaya pek uygun değildir. Şair sevgilinin gam ve derdi, gönül evini virane olduğu için beğenmez. Aşk gamı askerlerinin gönül hanesini yıktığını, bu yüzden misafir gelemeyeceğini ifade eder. Şair, gam elinin yakıp virane hale getirdiği ten hanesinde, canın misafir olarak karar etmemesini, aynı sebebe bağlar.
Ey sevgili, gönül hanesinden hayalin geçmeden hicrin gelip konaklar; burası bu konak hiçbir zaman boş değil, her daim misafir misafir üstüne gelir. O kadat çok gam gam üstüne misafir gelir ki masiva işleyecek, hanemizi temizleyecek bize zaman kalmaz. gam misafirinin kafileler halinde ve sürekli geldiğini belirttiği aşağıdaki beytinde, sine misafirhanesini temizleyecek vakti dahi olmadığını ifade ederek misafirin geliş sıklığını vurgular.
Şairin gönül sarayı geniş olduğu için misafirden yana bir korkusu yoktur. Sinesinin gam misafirine uygun bir misafirhane olduğu görüşündedir; hatta sevgilinin oklarının açtığı yarıkların, mihnet yeri olan sine misafirhanesinin pencereleri olduğunu tahayyül eder. Şair, virane haneye sahip misafirin, kendi evini rahat bulduğunu ve gönül hane de yatıya kaldığını ve gitmek istemediğini dile getirmektedir. Ey sevgili, miskin âşığı kapından sürme; (kapına gelen Tanrı) misafirine hürmet etmek âdet olmuştur. O cömert sevgilinin kûyuna aç gelip misafir olduk; Tanrı misafiri olduğumuz için) özel mutfağından onun ekmek ve aşını umarız. Muhtaç âşığın da, “Tanrı misafiri” gibi reddedilmemesi ve misafir edilmesi gerektiği, sevgiliye hatırlatılır. Ey sevgili, gamzen gönle gelse ona hürmet ederim; çünkü misafir kâfir dahi olsa izzet ve ikram gerekir.
Klasik Türk şiiri, geleneğin belirlediği kurallar çerçevesinde dikey yönde gelişen bir edebiyattır. Geleneğin belirlediği hususlar ve genel kavramlar, yüzey yapıyı oluşturur. Yüzeysel bir bakışla, bu yapıda sürekli tekrar eden imgeler, aynılıklar görülür. Farklılıklar ise derin yapıda yer alır. Klasik Türk şairlerinin özgünlüğü, bu düzeye inmekle, daha derinlemesine bakışla anlaşılabilir. Aşk anlayışı itibariyle, bu şiir geleneğinde sevgiliden gelen her şey kıymetlidir. O, âşığa karşı her daim kayıtsızdır. Bunlar, geleneğin belirlediği düşünce ve tavırlardır. Şairler, bu konuları işlerken, farklı kelime ve kavramlarla kurdukları ilişkiler yoluyla özgünlüğü yakalar.
Bu anlamda, şairlerin kullandıkları kavramlardan biri de, “mihmân”dır. Sevgilinin hayali; ondan gelen tîr, peykân; aşk, bela, gam, keder, hicran gibi unsurlar misafir olarak kabul edilir. Âşığın gözü, gönlü, canı, sinesi buna bağlı misafirhane tahayyül edilir. Göz ve gönül hanesi gözyaşı suyuyla yıkanır, gül suyuyla hoş kokulu hale getirilir, ah mumuyla süslenir. Misafirlere, başta can kuzusu olmak üzere, gözyaşı suyu, gözyaşı şarabı, ciğer kebabı ikram edilir.
Misafir geleceği zaman kapıda karşılanır, yer gösterilir, başköşeye oturtulur, giderken kapıya kadar uğurlanır. Türk misafirperverliğinin; karşılama, ağırlama, uğurlama, adap, misafir- lik süresi gibi hemen tüm adet ve geleneklerini şiirlerine konu edinen şairler, şiirlerini özgün kılmak ve estetik hale getirmek için bu kavramı kullanmışladır. Çalışmada, şairlerin mihman kavramı ve etrafında oluşan kültür malzemesinden ne derece ve nasıl istifade ettikleri ortaya konulmuştur. Ayrıca bu kavram çerçevesinde, klasik Türk şiirinin dikey gelişimine işaret edilmiştir.
Türk misafirperverlik anlayışının dinî ve örfî olmak üzere iki yönü bulunur. Dinî yönünde ayet ve hadisler etkili iken örfî yönünde geleneksel uygulamalar etkindir. Dinî boyutunda, Hazreti Muhammed’in “Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse misafirine ikramda bulunsun” hadisinin yanında, yine onun, ev sahibinin misafiri yanında güler yüzlü olması, öfke ve üzüntü- sünü belli etmemesi gerektiği yönündeki öğüdü önemli yer tutar. Ayrıca açların doyurulduğu, kimsesizlerin sığındığı tekkeler, İslâmî anlayışın etkisiyle oluşmuş misafirhane görevi de gören yapılardır.
Ev sahibi misafirin hizmetkârıdır; misafir kısmetiyle gelir; misafir üç gün misafirdir; gelene git denilmez; çağrılan yere erinme, çağrılmayan yere görünme gibi atasözleri; Tanrı misafiri, misafir gibi oturmak, başköşeye kurulmak, misafir kalmak, misafir olmak, misafir ağırlamak, şeref misafiri gibi deyimler bunlardan bazılarıdır.
Bir bağrı yanık âşığın uğrar nefesine
Deryâ dil ü dânâdır olda sînesi sefine
Tâ murâdın versin açılsın nice hâzîne
Gün gibi ziyâ gösterip ol rûy-i zemîne
Hayra yazsın şerri ânı kirâmân kâtibin
Yazanı okuyanı dinleyeni hem sâhibin
Her gelen anı yalar bu esrâr ile hayrân
Başına zindân ancak zârı gül-i handân
Melek gılman Hûri görsen Râdiye gaye
Hulle biçer İdris, Burak atımdır Hannân
Hayy gelir gizli cennet gibi Mârdiye saye
Şimşek çakarsak Kayyûm güler Mennân
Gerek ay yıldız güneş gök olsun rüyâsı
Güvercin, ördek, kaz geldi helâl kazanç
Dolu, kar, yağmur yağar nehir dere taşar
Denizde çeşme kuyusu Kâhhâr gibi siyâh
Kâfir dinde noksan rakkâse mezhebin yoh
Verenin bir yüzü kara olur vermeyen zenci
Ahlâkı hâmide arılar petek petek balı vahiy
Kalmadı kalbi hazînimde bu nevâdan gayrı
Ne olur vâdisi tenhâda hoş sadâdan gayrı
Bana hoş, görmemiş olayım cefâdan gayrı
Ne görür ehli cefâ bende âh vefâdan gayrı
Ne bulur mumu yakan kimse ziyâdan gayrı
Merhabâ cennet kırk fâtiha okur, ilticâ da,
Hâk-i rindân olmuşuz, melâmet kuyusuna
Aslen pîr-i mugân zümre makâm-ı Mustafâ
Hod-nümâlık eylemiş âyîne-veştir su isteva
Ne müşkil belâ bu, sevilme, sev den kiracı
Olmasın vefâ hiç kühende nevde bir davacı
Gönül dedikleri şu vîrân evde gecesi bozacı
Ne kadar vefâsız oturdu çıktı rûhumun sazı
Malı satmakla ayrı şakâvet ayrı isyân nedir
Güpegündüz bu herif böyle çalmış bendeyi
Eşkıyâlıkla bunun yok farkı gele çarşı insâf
Kalemin yazdığı silinir kader yazgısı yazak
Yûsuf misâlisin benim gönlümde elde ayna
Aksini görmeye kalbimde bir lüzûm var mı?
Âteş bırakan kalbimizi inşâ eden değil softâ
Ayna getirmiş uzaktan yolcu mihri soran mı?
Ey tok, sana nâ-hoş görünür arpadan ekmek
Hoşlanmadığın şey, bana gâyetle bir güzeldir
Hûrîlere dûzah gibidir sâha-larda dilberi A‘râf
Dûzahdakine ravzâdır belki Rızvâna bedeldir
Harîm-i kurbu vahdetde beni âgâhı râz eyler
Bahâr eyyâmı gül, elde tutar peymânesi sâfı
Olur bin dil ile bülbül anda şikârı gûyâ-evsâfı
Alıp dîvânı eş‘ârı ele çık sen de gel sahrâya
Bırak endîşeyi dersi, düşünme Keşfi Keşşâf’ı
Fakîh-i medrese dün mest idi verdi bu fetvâyı
Şarâba hürmet et, yutma sakın emvâl-i evkâfı
Hareminde sırlara mahrem kılmış Hızır askeri
Şâir olaydım yazardım mersiye bu insaniyete
Eylerdim dü cihanda şükrane kanâat kısmete
Rızka kâfildir Hudâvend-i Kerîm'i derdim size
Biz hamûşuz, ihtisâsı kalbi sevdâ söyler bize
Bir Arslan olsaydım, mertlik neymiş görürdün
Biz susmuşuz, âşk konuşuyor iki kaş gözden
Şiirin kötüsü, sahibinden önce ölür, gazelden
İyisi ise, sahibi ölse de baki kalır gizi ezelden
Görünür öyle sözde var Ankara'da bit pazarı
Fikir mahsûlleri kırlarda bitmez çoklu mezârı
Bî-tekellüf kalbimin intâkıdır her bir sözü kârı
Müşterî soymak değildir, Rû gösterir sırkâtını
Rû, Waterloo
7 Kasım 2025
Rûhânî-bedenî olup âlem-i sagîr şerefte,
Hak ve âlem aradan bir berzâh olmuşam
Bâtın veçhesine Hak dönük zâhira veçhe
Âlemin aynası âdemde misâli bulmuşam
Başka âlem bulmuş mihri cemâli yârdan
Zerre bülbül âlem-ârâdır gönül olmuşam
Makrokozmosum bir mikrokozmo algıdan
Çifte kutup sayısız Hak tecellî bulmuşam
Tek engel egosudur kurtul özbenliğinden
Benim ağyârım bendir hicâb ol olmuşam
Ben Hak’la, ben Hak’ta ben hep Hak’tan
Fânîdir fenâdan uzakta bekâ bulmuşam
Ervâhı ezelden adını mürselin yazmışlar
Bir yâre pehlevânlıkta Hızırvâri olmuşam
Kâbesine çekilip Hak’la baş başa mihrâp
Bir kaşı hançer sokar bir gayb bulmuşam
Bir gün olur ki mest gözüne hûşyârı gece
Humârı savar neşedâr olur sâkî olmuşam
Ben hakikâtim demek Hak ilen deme imiş
Gözdeki insânı gözbebeğimde bulmuşam
Öyle yaksın beni kim âteş-im rengârenk
Kuş ankâ çıkar hâşâkime kapı olmuşam
Yanar at çıkar yarılmış Lübnân Dağından
Binmiş süvâri âteşden sâf akıl bulmuşam
Bekâ ve Cem’den sonra Fark makâmında
İlyâs u Hızır gelmiş ben bir asker olmuşam
İki kez doğarsan girmiş semâvât melekûta
Ham idim, piştim, yandım puhte bulmuşam
Tinsel anlamda yeniden doğmuştur vahdeti
Nefsinde ne varsa hepsini cem et olmuşam
Peçeyi kaldırdı dilber budur işte ışk şeffâflık
Noktâyı a'mâ'da Vahdet-i Vücûd bulmuşam
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlem velâyet
Ekvân olan âdemsin sen, ben Rû olmuşam
Cânı canândan bulunca peşini bırakmamış
Hülâsasıdır şeceresi, mevcûdâtı bulmuşam
Rû, Waterloo 21 Eylül 2025
Şair, Sebk-i Hindî’nin de etkisiyle ilk bakışta anlaşılması güç olan muğlâk ifadeler kullanmak suretiyle gerçekleri anlatır. Bir insanın mânevî dönüşüm sürecini, temel esaslarını “Vahdet-i Vücûd” düşüncesi içerisinde Muhyiddîn İbni Arabî’nin ortaya koymuş olduğu “insan” anlayışı bağlamında şiirlerinde tıpkı Şeyh Gâlib gibi izah etmektedir.
İNSANIN DÖNÜŞÜM SÜRECİ
Mutlak varlığın tecellî formları içerisinde insan, diğer bütün varlıklardan farklı olarak Hakk’ın bir tecellî mahalli olmasının ötesinde onu temsil etme noktasında önemli bir ayrıcalığa sahiptir. Hakk’ın âlem aynasındaki sınırsız yansıma formlarını ya da baĢka bir ifadeyle Hakk’ın sonsuz sayıdaki esmâ ve sıfatlarını mükemmel bir şekilde bünyesinde toplama istidadı verilen tek varlık insan olmuştur. Bu özelliğinden dolayıdır ki insana çoğu defa “âlem-i sagîr” adı verilmektedir. Âlem-i sagîr veya mikrokozmos olarak insan, Hak ve âlem arasında bir berzâh konumundadır. Onun bir yönü Hakk’a veya Hakk’ın bâtın veçhesine dönükken diğer yönü âleme ya da Hakk’ın zâhir veçhesine dönüktür. İnsan bu berzah olma konumu itibarı ile ruhani varlıklar olan meleklerden dahi üst bir mertebede bulunmaktadır. İbn Arabî‟ye göre meleklerin tabîatı yalnızca rûhânîdir; halbuki İnsân‟ınki ise rûhânî-bedenî olup bu, Varlığın en yücesinden en düşüğüne kadar bütün mertebelerini ihtivâ eder. Ve işte bu özelliğinden ötürüdür ki İnsân meleklerden üstün olmaktadır. Arabî’nin ifadesiyle insan, varlığın bütün mertebelerini cem edici vasfıyla meleklerden üstün konuma geçmektedir.
İnsan, yaratılmış tüm varlıklar içerisinde veya Arabî’nin terminolojisiyle ifade edilecek olursa Hakk’ın sayısız taayyün formları arasında, varoluş sürecinin farkında olma kapasitesi ve dikey anlamda sürekli yukarıya, üst mertebelere doğru yükselme eğilimine bağlı bir dönüşüm tecrübesi yaşamak suretiyle gerçek varlık olan Hakk’a vâsıl olma potansiyeli ile kendini gerçekleştirme ve vehmî benliğinden kurtularak Hakk’ın mutlak varlığında aslî benliğini bulma noktasında özel bir yer işgal etmektedir. Bu ayrıcalıklı mevkisi dolayısıyla ona diğer hiçbir varlığa verilmeyen bir unvan takdir edilmiş ve insan yeryüzünde Hakk’ın halifesi unvanıyla şereflendirilmiştir.
The soul searching ends when the Purification stage reaches the Hazreti Cem. This takes place to invoke the transcendence alchemical union, where the Spirit returns to the purified matter, After self invoking operation, the self knows the beyond the self and meet with angels or the archetype man or woman. Knowledge of your Angel refers to Galibi Esma that you will be a co-creator of your reality. You will know your God. Knowing yourself drives you to knowing Allah. investing it with new life and transmuting the base material into the Lapis Philosophorum.
After self invoking operation, the self knows the beyond the self and meet with angels or the archetype man or woman. Knowledge of your Angel refers to Galibi Esma that you will be a co-creator of your reality. You will know your God. Knowing yourself drives you to knowing Allah. The Satan is biggest enemy for human being. The Satanism buys souls who are foolish enough as NON BELIEVER.
Human efforts alone cannot accomplish the difficult work of individuation. The Human oppressors as become the Satan itself. Everything indicates the unity as UNION as Ahad. That’s the unio mentalis united with the body. The third stage, unus mundus, refers to yet another union: the united spirit-soul-body, achieved in the second stage, is now united with the world. That brings about the unus mundus. Rome language. The First Stage… of the coniunctio, the unio mentalis, brings about the union of soul and spirit over and against the body…
In the second stage, the united spirit and soul, which were previously separated from the body, are now reunited with the body as is tevhid... Hermes, Jesus and Mohamed. The numinosity of this symbol is reflected in its representation of the emanation or separation of unity into successive duality, triplicity and quaternity within a four-fold scale which corresponds to the organization of the the Tree of Life: KHADR TYPE. Be He is. White Queen and Red King. Fire began to act on Air, and produced Sulphur; air acted on water and produced Mercury; water by its action on earth, produced Salt. Earth alone, having nothing to act upon, did not produce anything, but became the nurse or womb of these 3 Principles.
The archetypal lexicon happens through symbols, rituals and meditatios with the divine, archangelic, angelic and elemental spirits native to each element. In Jungian terms, the alchemical practice of meditatio is analogous to active imagination. Ibni Arabi explains same pattern. Muslims receive kesif, ilham and ilhami through sunuhati kalbi, hads, tuluat, taalluk and tahattur as the Beyti Huda. The word meditatio is used when a man has an inner dialogue with someone unseen. It may be with God, when He is invoked, or with himself, or with his good angel. Four functions produce a totality that seem as a dream enigma. The alchemical processes involves in the elemental grades effectively hold up to conscious awareness the coincidentia oppositorum of the four elemental functions, which results in what calls the transcendent function.
The individual becomes the totality produces tevhid. Sensation establishes what is actually present, thinking enables us to recognize its meaning, feeling tells us its value and intuition points to possibilities as to whence it came and wither it is going in a given situation. Jung categorizes four function of psyche as his most differentiated function. The four functions and their corresponding elements are: Sensation – Earth; Thinking – Air; Intuition –Fire; Feeling – Water. The individualization occurs when it completes as the wholeness, the oneness... Tevhid.
If you don't create your future with intention, your mind will only recreate what it knows from the past.
Eğer beni Cercîsleyin yetmiş defa öldürsen
Dönem geri sana varam zirâ ârım yok durur
Er anda olasın ki yüzün ki dönmeye Hakdan
Yetmiş kez ölürsen yolunda âşk Cercîsleyin!
Page3
Ümmetinden ne cefâlar çekti bilirsin Cercîs
Derbend Şirvan, Kafkas Erivanda ölmedim
İbrahim, İsmail, Yunus, Yusuf gibi dertlerim
Nice ateşi yaksalar putlara secde etmedim
Non ego olmuş iken bî-küllî yaragum anda
Eyyûb sabrı bul Cercislen bin kez ölmedim
Ben bu mülke tenhâ geldim George'tu adım
Leblerin ümîdi dirilmedir verdi benim Cercîs
Niçe ki katl ede gamzen kılıcı bin girse bile
Hızır kadehinden âb-ı hayât içmiş bir kulum
Cercîs-veş niçe ki başım gitse yine ölmedim
Sabrdır çâresi cevrine felek etmiş hodgâmın
Cercîs, Circîs, Curcus demişler bir beyaz atlı
Kaç kez öldürsende beni şâha imân etmedim
Adanmış ruh aziz imiş ulvi makâmı, ölmedim
Derimi canlı canlı yüzdüler de yine ölemedim
Münkir krala dedim ki tevbe et imân et hakka
Bin yol denedi ammâ milyon kez de ölmedim
Koca halka ateş yaktırsan ateşler selâm bana
Aç susuz koysan çöller şerâp olmuş handâna
Page4
Page5
Zalimler sanır ki put içinde ki ifrite eğileceğim
Cehenneme kadar yolu var yavşakların sapık
Dikilse putları balta elimde doğradım ölmedim
Laz Uzza Menat'ı, Bal ile Moloch bile gömdüm
Ne gidecek kapısı vardır ne bu yolda utanması
Verdim cümle mâllarımı hiç oldum ben ölmedim
Hayret içinde helâk olurlar zalimin sonu tantana
Teni kül edip savursan, eritsen de ben ölmedim
Gence'den geldim ziyaretine durdum bir kuyu
Bir Hızır geldi yanıma ne ararsın burdan huyu
Uzattı başını Cercis güldü dedi ki ben ölmedim
Haydarı Kerrâr Ali yapmış gürgen câmidir sana
Neden uslanmaz kâfirleri zındığı ahmak millet
Zalimliğini yüzüne vurdum taşta yok bir medet
Firavunlar Karunlar, Haman öldü ben ölmedim
Aya Yorgi Aziz Nicholas, Hızır askerleri ölmedi
Baştan karna kazık çaktılar güldüm ben buna
Öküz içine koyup yaktılar öküzü ölmüş bak ha
Onca mucize kerâmet kâr etmedi abrâm hadrâ
Rû Arslandır, aslanlar dokunmaz Cercisle bana
Rû, Waterloo 26 Temmuz 2025
Uslanmaz söz dinlemeyen gönüle atma taş
Zaman akıp gider ma’mûr eder harâb-âbâdı
Yüz parça düşmüş inleyen vîrâne gönül yaş
Çarka tesîr eder gönlüne ayyâş tesîr etmiyor
Kimi aşktan yorgun kimi de hayatdan yorgun
Gönlüm yorgun seni aramaktan âh ki ağlıyor
Hasret aramaktır ümit bekleyiş, kaderi zinciri
Olup olmamaktır en büyük gerçek sorguluyor
Zehri gam vermiş saçını gör bu siyeh-kârlığı
Elbette İskenderdir bir kenâra atar rüzgârdır
Bûse tiryâkım umarken verip dili bîmârımıza
Dil kayığı hevâdan âşktır dalga dalga akıyor
Ezel kâtiplerin âlemden kısmet yazdıklarında
Bana her günü sâfi-pâreden bin pâre yazıyor
Ey gül-i tâze revâ görmedim âzârlamaz sana
Sen ağasın biz kuluz kûyundan bimârı titriyor
Diz çöksün kâfir Süfyân belkim tersâ aynada
Estikçe bâdı subh perîşânsın mestâne ediyor
Dayanmaz şîşedir patlar bir kıyıya düşer yada
Sanma eyvânda durur, kuş gibi bir duâ ediyor
Pek râzı imiş fâş eyledi zârilik ile nağmelerde
Ney gibi bu dil inler sad-pâre elimden ne gelir
Cân gözünden gayrı andan açacak göz arama
Uykuyu çağırdım gelmedi, çağırdım yâr geliyor
Yolun düşer meyhâneye, içer beni şerâp diye
Unutmam gözleri kevser cennet boşanır gelir
Bitmiyor isyânlar bitmiyor ağarmış kar saçları
Kendi mir’âtına nazar eylesen ki yârı görüyor
Senin rahatlamış aşk fezâsında gönlüm yas
Gamsız gördüğün gönlü gam ateşle yakıyor
Gülesim gelir ki mum gibi erir vuslatta hatem
Bilmezler dermansız mazilerde o beni arıyor
Gönülde Hak’tan gayrısı yoktur, sûretin gayr
Ciğerde odı sînede râhat olur, füzûn buluyor
Hayret karanlığında şaşırma yolunu gayretle
Yedi âşk diyara ateş yağdıran âhların gidiyor
Tûr’da yaşadığı hâldir hayrân bakar Züleyhâ
Belki âlem-i ervahtan beri aşklardan dönüyor
Hiç kimse aşklardan firâr edemez illâdan ulyâ
O arayan onu ancak yanık bir gönülle buluyor
Bin cânı olaydı kâş men-i dil-şikeste ki şikeste
Tâ her biriyle bin kez olaydım Leylâ'da geliyor
Hiç ayrılır mı cânân cândan gel aheste aheste
Yaman olmaz yahşı ikrâhdan resimleri öpüyor
Sağınma su verir ey teşne ol serâb eyler bana
Yıkık virânede saklanmış âşk hâzinesini arıyor
Bahâr eyyâmı sıçrar berk rahşen sehâb oynadı
Hayrette çeşmi gevher-efşânımı görüp geçiyor
Cem iken gönlü bir pâre perişân etme pinhân
Efsâneden hem anlanan mutlak dilber seviyor
Yalan olmaz ne söylesem râhat koymaz ihsân
Rû verdi her perî-ruhsâra özü geride istemiyor
Rû, Waterloo
1 Haziran 2025
Fuzûlî’nin gazellerinde, hem ilahi hem de beşerî aşkın kaynağı gönüle yazılmış naziredir. Gönül, bazen “şikâyet edilen, uslanmayan, söz dinlemeyen” olarak tasavvur edilmiştir. Âşık inleyişleriyle öyle bir hâle gelir ki âdeta bir alev sütununu andırır. Bu âhın tesiri gökyüzüne ulaşıp felekleri yakar ama gönle laf geçirmek daha zordur. Taş yürekli sevgili, âşığın gönlünü yıkmak için eline taş almıştır. Aslında böyle yaparak bu “harâb-âbâd”gönlü ma’mûr eder. Bu da âşığa zevk verir. Gönül aynaya da teşbih edilmektedir. İlahi güzelliğin sırrı gönül aynasında görünür. Güzelliğin tecelli etmesi için gönül aynasının temiz ve saf olması yani masiva kirlerinden arınmış olması gerekir.
Bülbülün donları sarı siyâh penbe
Bilirim âşıksın bahçeden kızıl güle
Dolaşıp söz atma lafı soka bülbüle
Gülecek bülbül güle erecek derine
Bir gün yüzün gülecek gelirse güle
Kırklar meclsinde lâzım dâra düşe
Kuş kondurmaz geçtiği eli dâylere
Bülbül kaça alıp gülün balını söyle
Düşmüş el yine elin beslediği güle
Sen ceylan olsa ben avcı güle güle
Sazla söz ile avlasam seni çöllerde
Azma bülbül azma, gel su ver güle
Yeme benim ağzımı vişne kiraz ye
Kanber felek kandırdı beni düğüne
Bağrımı ettin elek memeleri elleme
Gönül dağına düşürüp gelsin ellere
İki dağ arasında kalmış âşığım güle
Kır çiçekleri açmıştı çimen üstünde
Söyletip bin bir dili meraklı bülbüle
İçim oyuk inilerim ben gülmüş diye
Lâl olsun dillerim kimseye söyleme
Garip bülbüller gibi âh ü zâr eyleme
Vahdeti gizli sırlarımı aşikâr eyleme
Beş siyah benim çıktı yedisi döğme
Dile kolay don vurmuş altmış altı ile
Dilim dilim yersiniz portakalını bu ile
Sıfırlandı gümrük çiftçiler gitti güme
Yüzde doksan yâda bağımlısın işte!
Baş olan boş olmaz hem börk içinde
Ağaca taşa tırmanır keçi baksa gece
Bimârı dağa çıkaran indirir âh bilince
İyi olan yukarıda olur bayılmış çiçeğe
Yerden göğe yağmaz gök yağar yere
Vardı gökte düğün merak var mı diye
Yere düşmekle altın dönmez gümüşe
Alçak uçan yüce konar küpesi bülbüle
Kavanoz dipli dünyâ sapır sapır döküle
Bin bir sevdik, geldik yüze, çıktık düze
Kuzeyden indik güneyden gelmiş kıble
Rüzgârın önüne düşmeyen iyi düşünce
Ağız yediğini göz gördüğünü ister güle
Göz görür, gönül ister, son yok bülbüle
Malın iyisi suya yakın daha iyisi evinde
Basıp nikâhı gelin eşikte, oğlan beşikte
Tuzak kursak şeytâna melekler hapiste
İştâh dişin dibindedir niyâzın pisi pisine
Atılan ok geri dönmez, girmiş maderine
Çiftçi karnına gelecek ekmiş seve seve
Kurt komşuları yemez, gözlerim helâlde
Bir gün uğrar kurda, zirâ ateşi gezmede
Mızrak çuvala sığmaz, göz içir yermede
Rû yakın ola uzak, uzak oldu yakın yele
Rû, Waterloo
2 Mayıs 2025
Nice güzel düşmüş bu sabah yine üstüne
Kovandan çıkan arı üşüştü çiçek süsüne
Maksâdı dolsun petek yorulmaz arı yine
Var gücüyle uçuyordu çiçekler bal içinde
Çiçeklerin ıtrı süslerken etrafını üstüne
Öttü duramadı aşkından ötürü gülüme
Yaban kuşu hasret gurbet ellerde yine
Akmış idi derenin suyu şırıl şırıl içinde
Yoluna gözleri gülmüştür hayâli üstüne
Hiçte ırak değil uzaktan öpsün büstüne
Cennet bezeki çiçekler taktı boyna yine
Sessiz sevdâlara tanık olur gönlü içinde
Nedir terennüm eder mırıldanır üstüne
Öncekilerden aldık emâneti taşır diline
Yaklaştı işte ezelden ebede gider yine
Hicret hicret içre gamı karışır âh içinde
Yokluk içinde varlık ulaşsın yok üstüne
Demir düşüptür alp erenler gibi eğnine
Ey vücûd! Yine sana seferi düştü yine
Yüz yirmi bin mutfak kurdu âşk içinde
Tanık olur cümle ins u cân gelir üstüne
Leylâ mı kalmış geyiktir üryân çöllerine
Nerde dağı delen feryâd şekeri leb yine
Verdik dudakları inmiş kalbe rûhu içinde
Gömülü metini niye döner mey üstüne
Kışa meydan okuyor çamlar iğnelerine
Yorgan gibi örtmüş üzerin kar üşür yine
İnzivaya çekilince balıklar Mevlâ içinde
Altı yönden de o gönüle yol hâl üstüne
Düzdü yüzünü sayısız sûreti yüz yüze
Sofra başında arzu ettiği taam alır yine
Yeri göklere astı yedi evreni sen içinde
Irmakların rûhunda nehirler dağ üstüne
Köpükler gitmiş dalgasız okyanus dibe
Evtâd yıkılmaz yürür yavaş yavaş yine
Dişi kuş nihâyet Şirin misâli Hızır içinde
Ben ne yapabilirim sevgili çağırır üstüne
Utarid hükmeder, yazmak okumak biline
Bir bölüşmedir ki ayrılmış nasibi Rû yine
Aşk ile diler ise götürmüş Rahmân içinde
Dinle imdi ol sekiz türlü işi aşkın üstüne
Garib-nâme idi ilk şiir kitâbın Gülşehrîne
Varlık âleminde dokuz tabaka semâ yine
Hızır yolu hikmet kitâbındır Kur'ân içinde
Rû, Waterloo
3 Mart 2025
Evet dile kolay 66. Aşk Divanım bu. Şair Rû'nün 1991'de yazdığı ilk şiir kitabının adı tıpkı Âşık Paşa gibi Garib-nâme'dir.
Bir Hızır askeri olan Paşa, Osmanlı tarihine kaynak teşkil eden eseriyle tarihte izler bıraktı. 2025 Ramazan ayında çıkan 66. Aşk divanının adını şair, Peri-nâme koymuştur. Kırşehir doğumlu olan Âşık Paşa’nın kasd-ı mahsûsa ile Türkçeyi tercih ederek 10.613 beyit gibi geniş bir hacimde telif ettiği Garib-nâme, çok çeşitli konuları ihtiva etmesi münasebetiyle, bir nevî İslamiyetin “Türkçe yaşam kılavuzu”nu oluşturmuştur. Oğlu Elvan Çelebi ve torununun oğlu ünlü tarih yazıcısı Âşıkpaşazade de soyundan gelen mutasavvıf ve bilgin kişilerdir.
Nasıl ki Mevlana denlince Mesnevî, Gülşehrî denilince Mantıku’t- tayr, Yazıcıoğlu Mehmet denilince Muhammediye akla ilk geliyorsa Âşık Paşa denilince de akla ilk Garib-nâme gelmektedir. Sonraki dönemlerde yazılan eserlerden farklı olarak Türkçenin ilk büyük mesnevisidir ve pek çok esere kaynaklık etmiştir. Garib-nâme, doğrudan, Türkçeden başka dil bilmeyen halkı irşad etmek gayesiyle sade bir dille, nasihat üslubuyla yazılmıştır. Aynı zamanda Paşa'nın tamamladığı Hızır yolu seyri sülüğünü izah eder.
Garib- nâme’deki İsrâ ve Mirâç hadiselerinin kronolojik çerçevesini tahlil etmiş, Mirâç’a dair mekân unsurlarını, dokuz felek temasını, akabinde gökten indirilen sofrayı ve daha sonra Hz. Peygamber’in diğer peygamberlere namaz kıldırması konularını değerlendirmiştir. Âşık Paşa’nın eserde bulunan tarihî bir bilgileri okuyucu için, işlevsel bir hüviyet kazandırmıştır.
Âşık Paşa’nın Hızır (a.s)’a mürit olma süreci ile onu algılayış ve tasvir ediş biçimi izah edilmeye çalışılmıştır. Ardından Hızır (a.s) ile yapılan yolculuk ele alınıp Paşa’nın ondan ilim öğrenme üslubu yine Paşa’nın ağzından dile getirilmiştir.
Bu divanım zirve bir divandır. Pek çok şiirim astral gezilerde yazdırılmıştır. Müellifi ben gözüksemde pek çok şairimize tezkire ve haşiye yazılmıştır. Söyleyene değil söyletene bakınız derler. Her şairi bir söyleten illa ki vardır. Başa düşse de başa düşmese de bir ilham verici peri mutlaka vardır.
6 Nisan 2025
Waterloo, Kanada
Kargaya sormaz hiç yolunu
Aşkı cellâd zühre bulunmaz
Bülbül ötmüş ağızdan oluku
Bu güle hiç diken bulunmaz
Aşkarım öyle at binmek zor
Senin gibi rüzgâr bulunmaz
Yel bulsan od bulunmaz zâr
Öyle yakarsın kül bulunmaz
Hâl kâfir zülf kâfir çeşm kâfir
Sine kâfir pişmânı bulunmaz
Yaka yırtmacı boş beleş vâfir
Senin deve giryân bulunmaz
Arama ya boş yerde devâmı
Lokmân'da çâresi bulunmaz
Ruhunda sızı çığlık atsamda
Seni duyan kimse bulunmaz
Lik sikâdır hikem kimde saklı
Lebleri öpsen başı bulunmaz
Yerden göğe dek dilber haklı
Cân içre girdi mi iz bulunmaz
İçmiş kadeh kadeh şerâbımı
İşbu mey cennette bulunmaz
Çâkmış aşkara bir nalbantını
Sürer şehrine mâr bulunmaz
İçirdin gökyüzü kadeh cerrârı
Şeker şerbet şirini bulunmaz
Sarmış ise belini elde dündârı
Derinlere sığ deryâ bulunmaz
Hasretinden dökmüş gözyaşı
Uzağı bulsan yakın bulunmaz
Hoşça vakit geçirmişti yoldaşı
İşte dilber hiç yerde bulunmaz
Döne döne hâ öper çâresiz aşı
Böyle gözler ormanı bulunmaz
Niye âşık umutsuz ol oktur kaşı
Böyle mimsiz dudak bulunmaz
Âşık için varmış hayat kaynağı
Bal gibi yaladık peri bulunmaz
Gönlünü eğlendirir elden ayağı
Dudak dudağa değer bulunmaz
Bilme ağzı öpmede vahdet sırrı
Zeyn hançerinde sihir bulunmaz
Benlik kavgada çakıl kırar çakılı
Nehir altında kumda bulunmaz
İstiridye karnında inci mercânı
Ceylan gözlerine şir bulunmaz
Sürtüşe sürtüşe törpüler taşları
Biri su olur şor yıldızı bulunmaz
Kader örgüler güzel ağlarımızı
Hâne bulunur hancı bulunmaz
Nâz ile güftâra gelse bir aşkarı
Söyleni söylenir söz bulunmaz
Siz inleyen âşığa sorun ahvâlı
Cânâne yâr-ı âlî-şân bulunmaz
Diken güle âşıktır kanatır canını
Bülbülün ötüşüne çâr bulunmaz
Gül ruhunu ara öpüp ara sarıldı
Bunca belâ zalı bâkî bulunmaz
Kâh-keşân sanır göklere bayıldı
Dilberân güler imiş âr bulunmaz
Açmış göğsümü bir kere Rû nârı
Sever korkmaz girîzân bulunmaz
Ser-be-ser olmuş verdik ballı şalı
Putperest benlere Hint bulunmaz
Ulvi yerden yer istedi âh dumanı
Kavak saran yasemin bulunmaz
Beyaz tene sarılmış siyâh amanı
Cân ipi uzundur teselli bulunmaz
Gözlerin kâfiristan ey müselmânı
Israr etmez âşıkta akıl bulunmaz
Oldu tenhâca bir işret çemen yârı
Nigeh-bân olsan şerde bulunmaz
Ahımın tütününe sarıldı iki ayağı
Sımsıkı yapışmış çâre bulunmaz
Döne döne başımda Kâbe tavâfı
Bû leyl ü nehâr sonluk bulunmaz
Rû, Waterloo
29 Ocak 2025
Şair, gönül cezbeden sevgililerin âdetinden bahseder. Bu âdet, aslında sadece sevgililerin (dilberlerin) âdeti değil, dilberlere âş›kların âdet olduğu üzere nasl davranması gerektiğinin de ifadesidir. Gelenek onların gül yanaklarının dudaklarının ara ara öpülüp, onlara ara ara aşığın sarlmasıdır. Abdalan için bunca belanın kalkması, sevgilisine sarlmasına bağlıdır. “Sarılmak”, âşığın merhemidir, kurtuluş vesilesidir. Âşık Sevgili etrafında döne döne dolaşmakla Kâ‘be’yi tavaf etmiş gibi olur. Aşığın âhı göğe ç›kmıştır, hatta çıkmakla kalmayıp tüten sigara gibi dönen kümbete (gök kubbeye) öyle sarılmıştır ki insanların gece gökte gördüğü o âhın çığlıkları ve inleme dumanlarıdır. İnsanlar ise onu samanyolu (kâh-keflân) yıldız kümesi sanmaktadır. Sevgilinin bir öpücüğü tıpkı Hz. İsa’nın ölüleri dirilten, hastaları iyileştiren nefesi gibidir. Aşk sonsuzdur ve bu derde deva yoktur.
İnsan ebedi imiş kâinat imiş fâni
Tûbâ gölgesinden cür cür elbise
Yok olmuş cümlesi insandır bâki
Rengârenk dikmiş yâr terzi bûse
Tenim bir açılsa yakasız gömleği
Bizi arı vechi ile yuyanlara selâm
Çoktur mâlları gör niçe ola hâlleri
Yetmiş bin renk var yoktur yenleri
Öpmüş yâr beni her gecesi sâni
Yakmış kara saçlarını kına köse
Vurmuş tokmağı ebed alsın hâni
Dölleyen sözdür ayna verdi eline
Dostdan bana bir kün haber geldi
Bir iki arşın ola yeni var ne yakası
Kaftân vere eğnime sarayım anda
Sınık saksıdan ötrü hiçe sattın özü
Güherlerimi ziyâna verdim hemişe
Kırık nefsi sundum bedeni ye diye
Varır verir boncukları yok nesneye
Gören bir görünen bin birdir âyîne
Işksız âdem hayvân gibidir ey yâr!
Sarrâflıgın sırrı biri bin görmek ola
Görür öz perdeden ol sahip cemâl
Kaynatır âşıkların bağrını gül iniler
Yayın kırık ise ok atamaz kimseye
Sımışlar vardır koydular âh keseye
Yaksalar bedeni rûhu yanmaz koca
Kavaldır bu pîşe, saygı göster pişer
Dîdârını gizlese engel olamaz nûr
Anı seven âşıklara söyledi sıfâtını
Koyundan yavaş oldu âşık urgânı
Dilber tutar ipini Arslan ki esir dile
Niçe milyonları âşık Simûrg kuşa
Üç devrân devirdi şaşmaz ki nûşa
Uça uça varır kuşlar ankâ kuşuna
Varan ankâdır varmayan gel dûşa
Ben bâtınım sen zâhirsin özi öze
Az bakma çoğa bire bak Rabbine
Aradığın hakikat benim gözlerine
Işkı zincirine kızan bend oldu gize
Miskîn âdem oğlanlar nefse zebûn
Hayvân cânâvâr gibi otlatmak kaldı
Baş ucunda yay vardır oklar çoban
Kazdı kahır kazması ıla cânda cefâ
Baldız baldan tatlı değil zehirli size
Per u bâl vardır cennetlerden köşe
Şaşmayın sakın bu dervişin işlerine
Hikmetler kitâbında adı hiç demine
İki büklüm vücûd âşka ol mahkûm
Miskîn gönlün elinde tevbe tayağı
Nefsini kurban eder imân ile teslim
Akıl gider kalbe kalmış karâr ayağı
Tâ boynuna taktım ben âşk zinciri
Bu pendi halka dahi çâktım beyini
Dervîşlik bir pîşedir hırkamda mîşe
Çok cânavârlar yürüdü Rû dervîşel
Rû, Waterloo
15 Aralık 2024
Allah dışında var olduğuna inanılan tüm nesne ve varlıkları hayalî bir yansımadan ibaret olarak gören Yunus’a göre çirkinliğin ve kötülüğün hakiki varlıkları aslında yoktur. Her şeyde bir hayır ve mutlak güzellik saklıdır. Bu nedenle eşya, nesne ve tüm varlıkların asıl işlevi, Allah’ın mutlak hakikatini ve güzelliğini ifade etmektir. Dolayısıyla eşya, Yunus’a göre Allah’ı gösteren bir ayna konumundadır. Batı dünyasında “dölleyen bilgi/söz” (logos spermatikos) şeklinde bilinen ifadeyle nitelendirilebilir. Yensiz yakasız derviş gçmleği kefenidir, yani ukbaya götürdüğü tek sermayesi hep çıplak giydiği “takva gömleği”dir. Dervişin tuba ağacı gölgesi, renkleri ve çiçeklerden her tür elbisesi ebedi aşk libasıdır. Yani şiirin diliyle ifade edilecek olursa insan, dünyada olduğu gibi ahirette de gömlek giyecek, fakat bu gömleğin bazı farklılıkları ve eksiklikleri söz konusu olacaktır. “Canavar” sözcüğüyle kastedilen, şüphesiz, çoban tarafından güdülen ve kaval ile idare edilen koyun-keçi gibi evcil hayvanlardır. Zaten “mîşe” kelimesine benzeyen “mîş” sözcüğü, “koyun” anlamına gelmektedir.
Tasavvuf anlayışına göre insan, ruhlar âleminde Allah ile beraber iken bir bedene girerek cismani hale bürünmüş ve dünyadaki gurbetlik hayatına başlamıştır. Doğumundan ölümüne kadar geçen süre zarfında Allah’tan ayrı kalan insanın dünya üzerindeki tek amacı ise Allah’ı zikredip gönlünü ilahî aşk ile doldurmak olmalıdır. Fakat insanın bir vücut dâhilinde tezahür etmesinin bazı zorlukları bulunmaktadır. İlahi aşka ulaşmanın en büyük zorluğu ise dünya nimetlerine temayül gösteren nefistir. Yunus Emre’ye göre nefsine esir olup Allah yoluna yönelmeyen insan, şiirde de ifade edildiği üzere kırık (sınuk) bir saksı gibidir. Nitekim çoğunlukla çamurdan yapıldığı da düşünülürse söz konusu eşyanın, topraktan yaratılmış olduğuna inanılan insanı temsil ettiği aşikârdır. Aynı zamanda, Yunus’a göre en değerli mücevher (güher) ise zamandır ve nefsine uyup dünyadaki vaktini Allah’ı anmadan geçiren insan, mücevherlerini boşa harcamaktadır. Yunus’un, dünya hayatını aşksız geçirenler için kullandığı benzer bir eşya da boncuktur.
Perde, tasavvufta Allah ile kulu arasında bir engel olarak algılanır. Hakk ile sûfiyi, yani maşuk ile aşığı ayıran hususları sembolize eden perde, kimi zaman karanlıktan kimi zaman da nurdan oluşup aşığın maşuku görmesine izin vermemektedir. Günlük hayatta da perde bu işleviyle kullanılır. Kapalı ortamdaki mahremiyeti gizleyen perde her ne kadar içerideki kişi ve eşyaların dışarıdan görülmesini engellese de ışığın süzülüp dışarıya aksetmesine mani olamaz. Yapısı itibariyle söz konusu eşya, kaynağını göstermese de içerideki ışığın varlığını gizleyemez. Yunus’a göre Allah ile kul arasında var olduğuna inanılan perde de aynı şekildedir. Allah’ın dîdârını gizlese, cemalini kuldan sakınsa da onun nurunun, insanın gönlüne dolmasına engel olamaz. Kul, Allah’ı göremez; fakat bir perdeden süzülen ışık huzmesiyle içeride bir kaynağın var olduğunu bildiği gibi Hakk’ın mevcudiyetinden de tam olarak emin olur. Bu da âşıkların gönlünün aşk ile dolup yanmasına yeterlidir.
Nefsine yenik düşen insan, otlayan bir hayvan gibidir. Nefis, tasavvufi anlamda ölmeden önce ölmekle eş değerdir. Nefis özünde kötü değildir, fakat kötülüğe meyillidir; aynı zamanda öldürülemez, ancak eğitilebilir. Tasavvufta da zaten amaç, nefsi öldürmek değil onu eğitip koyun gibi uysallaştırmaktır. Yani nefsini mağlup edebilmiş insan, hayati fonksiyonlarını kaybetmiş gibidir. Bir başka deyişle ilahî aşka yönelerek aslında insan, nefsini kurban eder. Nefsi kazma ile kazıp bir çukara atmak bir mürid için, kahırlı ve zorlu bir basamaktır. Keskin bir bıçak olan aşk ile nefsi tamamen öldürmenin ve ilahî aşk yolculuğunun önündeki engelleri bütünüyle ortadan kaldırmanın simgesel bir ifadesi konumundadır. Ayrıca parçaları ikiye bölebilme özelliğiyle bıçak, kişinin hayatında yeni bir dönemin başladığını da sembolize etmektedir. Kurbanı bir dayağa başını koyarak keserler. Yani nefsini bütünüyle öldüren insanın dayanak noktası imanı ve ilahî aşkıdır. Çünkü nefsinden bir defa vazgeçen mürid, günahlarına tövbe etmiş ve geçmiş yaşantısını tümüyle geride bırakmıştır. Çoban bir rehber olan derviştir ve nefsini yenmiştir. Saksı ve boncuk fani dünya eşyalarıdır. Baki ruh sernayesi ise fani şeylerle oyalanmayacak kadar değerli bir varlıktır. Kainat pek çok defa devriyede yıkılıp yeniden kuruldu. Ruh ise ölmedi.
Cehlin ardında hamâset revâç bugün
Borsa çökmüş Japon nanik derdi dün
Dehâlet ihânet riyâ bâb hizmet bugün
Bu ne hikmet ki cehile izzet rağbet ün
Ne kara günlere kaldık demlerde hele
Geçinir ehl-i kemâl ile beraber cehele
Bir hayvân iken insân geçinir hele hele
Kaside demeye ya gazele kitâba acele
Kesin yüz buldu zamânında gürûh deli
Kimi irfân ile Hak ile yeksân geçinir veli
Felekle gayrı yeter aksine seyrânın yeli
Vehmi zâtisiyle kimi Hâce gelir peri seli
Hatâ benden atâ senden mürüvvet sende
Elin açmış gözün dikmiş ihsânına tahsine
Benim âsî benim ahkâr ben kemter bende
Ne doğru ne yanlış bilmez oldum zamâne
Áh-ı hasretle hemân virdinde zebânı şikâr
Cevri cefâ sitem şikâyeti zehr-âb-ı semdir
Çeşmine dil cû tâk üçgen ters girse nûrdur
Görürem zâhir ihlâstır anlık bâtında kapıdır
Rab aşkına merhem ister zahmına biçâre
Hâtırım kalır sakın hâ gayrı âzâra eyleme
İtimâdın yok mu hizmetkâra hâhiş var dive
Verme benden gayrı cerrâra kefi hendese
Yâr bu, ağyârına da bâr olmaz etmez ifşâ
Ferdi beşer mektebi olmaz elbet bu tantra
Diyerek bây gedâ eyledi ayş u işret intibâ
Oldular a'lâ yine lâzım avret hâli müçtehâ
Kadeh berrin kef gezmesin âvâre âbı dolu
Rûh esastır nâmûsu rindâne şikest ol kolu
Âşıkı şeydâna yaslan giyerken libâsın kulu
Ben zâra ver yâre Allâh aşkın mey bozuku
Ol tasdike isdidlâl olmuş olmamış bir nefhâ
Terbiye âlemi lahût ile nasûtta olmuş istiğna
Enfüs ü afâka feyzin verdi hep neşv ü nema
Neylesin âciz derviş teslim olmuş Zül Celâla
Dem-be-dem gülzâr-ı hüsnün bülbül seher
Áşıka bâd-ı sabâ'ndan armağanı rûhu olur
Sehv salıp ferdâya salmaz bidâr câm billûr
Gül kokusu âyândır kalbinde himmesi olur
Dembeste kılıp efsûn fenâ zâhidi zevrâkta
Rakkâse felek cünbişi gerdûn ile oynar alâ
Mestânı cihândır gül-gün ile oynar havada
Ol kaşları ya bende pür-hûn ile oynar cüdâ
Sabret gönlümdür nasibim cennet ukbâda
Kimseden kimseye olmadı insâfı bahçada
Keşifli olur esrârı havâdis bir gün Mevlâ'da
Gün olur devrân döner sır fâş olsun ahfada
Edersen üstüvâr olmaz eyle gelen mültecâ
Kılçık kaçmasın ağzını dalar dişlerde çupra
Beyaz libâs giymiş meleklerden bir orkestra
Elimi tut bende kurtar diye eder emekli nidâ
Hayâli hâtırımdan çıkmaz mücellası ankâda
Tecelli neşen zevkiyle temannâsıdır mânâda
Gam yemez âmâl olmuş olmamış vefk dilâda
Yâveri rüzgâr gâvvâs mâl olmuş rûh sana'da
Otur bu seccâdeyi dâmen oturmuş handâna
Fârig olmuş pirehâneden akar âşk âsûmâna
Sersem hayrân levhi havâtırdan bu eyyâmda
Şaşkındır şaşbaş olmasın aslın sefer devâda
Bâsıtı kâbızla vâhid bilen an vâcid cambaza
Gümüş tenli güzel altın vurmuş sana damga
Lâl olmuş olmamış kim takar seni çakar lâla
Mâsivadan istemez ikbâl olmuş olmuş paşa
Gayri nem var yoluna cânım Habibime fedâ
Bilirsin ki âteşim yevmi mahşerde işim nidâ
Yok durur ömrümde hiç neyden dil mübtelâ
Mücrim bimârım sen olmasa işim olur hebâ
Zeyd u Zen ile niçin eylersin ki bunca nizâ
Kader ahkâmı encâm olacaktır hâmil sezâ
Her ne makdûrun varsa Hak verdi merfûna
Tâ ezelden cemâli dilberi dandâne suzâna
Nûş edersem n’ola ben âbını heftim deryâ
Şem'ini Rû göreli oldu dilim pervâne dâna
Geceler âhı enin seheri vah bana ser â pâ
Lambaya püf dedik yetişir mi kalbim acabâ
Rû, Waterloo
5 Ağustos 2024
Tasavvuf öğretisinin üzerinde durduğu en temel unsur aşktır. Aşk, eşyanın varoluşunun temel sebebi veya vahdet -i vücûd öğretisi bağlamında Hakk’ın tecelli sürecinin başlamasındaki muharrik unsur olarak kabul edilir. Bu kabulde şüphesiz “kenz-i mahfî” kudsi hadisi en büyük delil ve gerekçe durumundadır. Aşkın dipsiz, sınırsız bir umman olarak tasavvuru aslında aşk yolunda ilerleyen bir âşığın tecrübe edeceği haller noktasında bir sınırın olmadığına işaret etmektedir. Öyle ki tasavvuf erbabı için ortak ve belli bir menzil söz konusu olmayıp her insanın aşk veya kemal yolculuğunda kendi bireysel tecrübesi diğerininkinden farklı mahiyette olacaktır.
Kur'ân-ı Kerim'de En'âm suresi 91. ayette "Allah'ın kadrini gereği gibi bilemediler. " lafzı ve yine hadis olarak rivayet edilen “Seni hakkıyla bilemedik.” mealindeki itiraf ve Hz. Ebubekir’e atfen söylenen “Asıl idrak, onu idrak etmenin acizliğini idrak etmektir.” mealindeki ifade, insanın Hakk’ı idrak noktasındaki yetersizliğini ortaya koymaktadır. Onu idrak etme yönündeki istek ve arzu, aklın her şeyi anlama ve kavrama noktasındaki ısrarı dolayısıyladır. İnsan için akla dayalı böyle bir idrak söz konusu olamayacağı için mutlak varlık olan Hakk’ı tanıma ve kabul etme sadece aşka bağlı vehbî yani sezgisel bir bilgi ile mümkün olacaktır. Diğer bir ifadeyle, mesele sadece akla havale edildiğinde idraksizliğin doğal neticesi inkâr olacaktır.
Şair, söz konusu inkâr hastalığını ortadan kaldırmak suretiyle gönlü nurlandıran unsurun aşk olduğu belirtilmektedir. İyileşme sürecinin “bagtaten” kelimesine bağlı olarak ani ve hızlı bir biçimde gerçekleşeceği ifade edilerek aşkın gönülde belirmesiyle kemal sürecinin de başlayacağı ima edilmiş olmaktadır. Her salik için kendi ulaştığı nokta benzersiz bir makam veya hal olarak tezahür edecektir. Aşkın başlangıcının olmaması onun kaynağına bağlı bir ezelilik durumudur. Ahmed Gazâlî bu durumu “Aşkın aslı kıdemden (ezelî varoluş) gelir.” ifadesiyle belirtmektedir. Aşk Hakk’a ait bir olgu olması yönüyle ezeli ve ebedidir. Aşkın ummana teşbihinin bir diğer sebebi ise aşkın gerçekleşmesinin bireysel varlıktan vazgeçmeye bağlı oluşu ile ilgilidir. İbn Arabî bu durumu, “Ego’ları yâni nefsleri dolayısıyla, yâni bunların nefsleri zâten taayyün etmiş olduğundan, bunların mânevî fenâ makamına yükselebilmelerinden önce bir efa ummânda boğulmaları gerekir.” (Izutsu, 2005: 106) şeklinde izah etmektedir. Maşukla kavuşmanın şartı onda fenâ bulmak, onunla tevhîd durumunu tecrübe etmektir.
Şair, “dîvâne-veş” ibaresi delilikte aklın hükümsüz olması yönüyle kullanılmakta ve “hayrân-ı aşk” terkibi ile aklın olmadığı süreçteki manevi sarhoşluğa göndermede bulunulmaktadır. Aklın hakikat bilgisine ulaşmada bir engel olduğu iddiasıyla İbn Arabî aklın hükümsüz olduğu bir seviyeye, “hayvâniyyet” adlı mertebeye işaretle şunları söyler: “Bundan sonra bütün aklî faaliyetler terk edilmekte, tefekkür melekeleri âtıl bırakılmakta ve her insânın varlığının dibinde duran "hayvanlık" (hayvâniyyet ) tam anlamıyla gerçekleştirilmektedir. Böyle bir kimse "Aklın kösteklerinden kurtulmuş ve kendisini doğal arzu ve ihtiraslarına terk etmiş; artık tamâmen hayvan seviyesine inmiştir. Bu katıksız hayvanlık mertebesinde insâna bir nevi bir mistik sezgi, özel bir çeşit keşif melekesi lûtfedilmiştir. Bu keşif, bir nevi, sürülerin ve vahşî hayvanların doğal bir biçimde mâlik oldukları sezgiye benzeyen bir keşiftir. Bu hayvanlar, Akıl melekesine sâhip olmadıklarından ve dolayısyla da Aklın kendilerine bir engel teşkil etmemesi dolayısıyla, bu kabil bir keşfe mâliktirler. ” (Izutsu, 2005: 36-37).
İbn Arabî’nin bu oldukça iddialı ifadeleri aslında klasik şiirde sarhoşluk ve delilik olgularının yüceltilmesindeki mantık ve düşünceden farklı bir mahiyet arz etmez. Aklın aşk karşısındaki durumu ile ilgili olarak Mevlânâ da şu benzetmeyi yapmaktadır: “Aşkın izahında akıl, çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı. ” Aşkın mahalli gönül olduğu için akıl aşkın idrak ve izahına muktedir olamayacaktır. Şiirde geçen “müselles”, sözlüklerde; “Üzüm şırasının üçte biri kalacak şekilde kaynatılmasıyla elde edilen ve haram sayılmayan bir nevi helal şarap.” tır. Evliya Çelebi, müsellesin imal edilişiyle ilgili şu detayları aktarmaktadır. “Murabbâ” ise; “Şekerle karıştırılıp pelte kıvamına gelinceye kadar kaynatıldıktan sonra dondurularak yapılan meyve suyu tatlısı.” olarak tarif edilmektedir. Buradaki “murabbâ” tanımından da üzüm suyunun “pestil” hâline dönüştürülmesi anlaşılmaktadır ki beyitte “murabbâ” için “yeme” fiili kullanılırken, “müselles” için “içme” fiili kullanılmıştır. Bütün bu tanım ve tarifler ışığında bakıldığında; “müselles” ve “murabbâ”; kaynatılan, ayrıca içerisinde alkol bulunmayan ürünlerdir. Yenip içilmesi helâl görülmüştür. Şair, zâhidi “puhte”nin zıddı yerine koyduğu sâfî cennet şarabı içmeye dâvet eder. Buradaki “sâfî şarap/bâde-i hâm/şarâb-ı hâm” alkolü alınmamış, dînen cennette helal sayılan şaraptır. Sahte alkolsüz içkiler “puhte”, gönülde coşkunluk oluşturacak bir etkiye sahip değildir. Zaten zâhidin taştan kalbi de bu coşkunluğa uygun değildir. Cennet şerabı paklar. Her seherde içilen gabûk süt gibi içilen bir nesne/sıvıdır. Gözleri ala ve koyun demek güzel ve baygın bakışlı insanlar için kullanılır.
Oh, fairy... Where is my sweet mouth? Where do I find my life? Not every miserable person can go to the road of affection on his own A sign of love draws us to the street of scorn. Ascetic why are you trying to talk about religious tradition with the intoxicated ones. When they have reached a spiritual station governed by ecstasy, people do not care for worldly matters. Do not worry about tomorrow! Saki pass me the cups around! Without you, my heart moans constantly, and eventually becomes a cage for the nightingale. For a drunkard there is no difference between today and tomorrow. Grief makes you worse than Leyla If grief only knew how separate I am from him I am not alone with alone. Day and night, he would not have left my heart, not even a moment. Never ask for my forlorn soul because my soul is fainting from grief. God forbid, may no one in the world be separated from his beloved. When my thoughts went to the lock of my beloved, grief left my heart. Alas, a wound separated from the salve in the night. Oh, that he tightens with each breath the bond of love faster. Through the down [of the cheek] alone, the forelock alone, his curled lock alone. Feasting and festivity are bitter to me. Is it no wonder that Rû feels happy with you in the desert all times. As in love he has left human form... There is no doctor has curing. Thank you, my wounded heart, you did not complain of your state to me. O peri, when with your love, I enter this weak dominion. We are in love, we are intoxicated, we sold the world for a single draught. My smiling is rosebud. My soul is helpless through gloom.
N'eylersin
Edersin gerçi her derde tabîb devâ âmm
Şikeste-bâl olan kuş edip âzât n'eylersin
Yine bir fitne tahrîk eyledi ey bâd tamâm
Cünûni-âşk olunca mâder-zâd n''eylersin
Ne olur dilbere azcı rahm eyle kalsın dâm
Dağıttın âbı nâzlı yâr ey feryâd n'eylersin
Şehît Hızrın âşkı yârdır ser-cümlesi âlem
Füsûn fitneye geldin lebin cellât n'eylersin
Beyaz saçlarımı birbirine kattı siyah adam
Ne gayırak dünyâsı harâb-âbâd n'eylersin
Sokak ortası vurup şemşîre yarak kadem
Güzel tasvîr edersin hâlin dilberi n'eylersin
Hindistân olsun karıncaların yuvaya ibrâm
Tekellüf ber-taraf hâtrına nâ-şâd n'eylersin
Musluk açılmış bam teline basmıştır âdem
Sen dil mecrûhumu afv eder âşk n'eylersin
Edersen kasd kuş cânâ ola sayyâdın hüsâm
Uçurdun bâz ki şâhbâz mizân yâr n'eylersin
Eğer dilber olmaksa murâdı var istimdâdım
Varıp taşlar kesip dağlara Şirindir n'eylersin
Olup endîşesi ferdâya salar âteş-zâdı şem
Gamı hicrân vuslat deminde yâd n'eylersin
Şeydâ niyâzı edip efzûn olmada nâz tadım
Nedir niyeti kıvırcık hâbeş bî-dâd n'eylersin
Helâk oldu vücûdum kişverin yıktın derûnum
Bir âfeti vardır, gönül verdik medet n'eylersin
Sana lâzım değil tasvîr etmeye cânânı şâhım
Kızıl Şîrîn'i fermânı gösterir Hizmet n'eylersin
Ne küstâh ettin beni esîri kâfiri zülfün bilmem
Niçin şeb tâ seher nâmın edip evrâd n'eylersin
Helâk hançerin âzârın olmuş dilleri öp bilmem
Yine pervâza yok kudreti olup âzâd n’eylersin
Gamze âyâ nev-sitem îcâd etse yok imdâdım
O bîgâne-meniş cevr-ülfeti çeşm-cû n'eylersin
Gocunduğum yere bastın darb ilen ney-zenim
Beni yakmış meded ey âteşi vekkâd n’eylersin
Yeter ey bülbül ne diye ağlar durursun leylâm
Ser-â-pâ gıbta-keş erbâb-ı istiʿdâd n’eylersin
O şûhun gülsitânı sînesi var iken âlemde lâm
Bu âlemde dahı sen başka tâg râhı n’eylersin
Bulup pervâza ruhsat rûzgâra işveler tahrikim
Andı kiprikler hûr sabâ râyegân sattı n'eylersin
Esîri rû ol dil hevâyı şâm-ı zülfünde anber fam
Hem sağardır hem kördür hem dilsiz n'eylersin
Ne Îsîdir dudakları kim etse şekker-maʿnâ kâm
Bu gündür gün koy olsun dil bu-âbâd n’eylersin
Eder bir cünbiş ebrûsu bin mürdeyi ihyâ sikâm
Suhan dürri yetîmdir etme elmâsı dik n'eylersin
Şifâ-sâz olmada dünyâya olmuşta hayât-efzâm
Cihân olsa sezâ ahsen-hândır kudret n'eylersin
Şikâr cânıma rağbet etmez çeşmi şeh-bâz ham
Nagam bülbülün pervâneli zâr u nizâr n'eylersin
Yetmez mi kıyâmette bunca rütbe mihiri hâtem
Kamer ruhsâr çıkıp gökte mihri mâhı n’eylersin
Ne sûret çeker cân bağışlar Mesîh-âsâ bâdem
Zebân hâmûş Rû, hayret sîne sûzân n'eylersin
Rû, Waterloo
23 Nisan 2024
Bu gece evin yolunu unutmuşuz biz
Yakar yıkarız arslanlar saldıracaktır
Bellidir, görenler şâhittir âşıklarız biz
Bu gece yaramazlık yaparız âvâzdır
Güzeldir bûy kafamız delirmişizdir biz
Aldırmaz ise, sen ile ben bir rûhuzdur
Karacılar anlamaz bizleri havacıyız biz
Pilotuz biz göklerde eşitiz âvâre budur
Nazar, Hakk'ın tashihtir sahih âşk biz
Toprağı sürmedir; nazarı ise simyâdır
Gümüş idik piştik altın elde ederiz biz
Bin cihan râzılı rengi ver edâ kimyâdır
Zerre yoktur kederi âbı ledünnîdir biz
Sâf envârı ilâhîdir, ilmi hakâyık âşktır
Eşyayı olduğu hâl üzere bilir ezeli biz
Bir a’yân-ı sâbitedir vahidiyyet cemdir
Ah kalplerin yaradanı kırılmaz hiç biz
Çabuk bugün yakar bırakmada çâktır
Yıldızlar yalan söylese duâ kabulu biz
Cân u dildir teni tahkika hâdi bir yaktır
Kadızâdeliler ile Sivasîlerde Nâbî biz
Kalpleri aç, sırlar kapısına anahtardır
Teng tengi halâveti vermiş şekeriz biz
Ağzı tadımı vere tercümânü’l-eşvâktır
Mekînüddîn’in kızı Nizâmdır Mizân biz
Hâs cevheriz hikemdir işimiz fütühâttır
Hikmetlerin Kaşlarına mey şerâbız biz
Mevâkı‘u’n-nücûm’dan Kitabü’l-isrâdır
Aslen et-Tedbîrât’ta ince sık dokur biz
Meşâhidü’l-esrâr'da rûhânî tecrübedir
Mirâç salâh et-Tenezzülâtü’l-emlâk biz
İnşâü’d-devâir bilinmiş ekrem keremdir
Baştan başa cevheri ferdiyet eş'ârı biz
Hak, ya Peygamber, ya Hızrın sözüdür
Ankâu Muğrib’de ilhâmi elçisidir şiiri biz
Kalbi selim ile geleni Bedr el-Habeşî’dir
Fusûs, rahmet salasını ulaştırır idi biz
Kevni câmidir eyler âgâh sırr kaderdir
Zuhûrda varlıkların ezeli arketipleri biz
Sırrı hesti gibi her bir eşeri terin Rû bir
Rû, Waterloo
30 Mart 2024
Hazret-i Muhyiddin’in muteber eserleri olan el-Fütûhât ve Fusûsu’l-Hikem, hakikati bulmak için sarf edilen gayret bedeninin canı ve dili olmuştur. Hakikati araştırmak isteyenlere yol açıcı bir rol oynamıştır. Sadece bilginin aktarılmasını sağlamamış aynı zamanda hakikati araştırmak isteyenlere yol göstermiş ve onlarda muamma kalan düğümleri çözmüştür. Öyle kalbi eserlerdir ki, feyzli eserlerinin kalemi onda sırların kapılarının anahtarı olmuştur. ercümânü’l-eşvâk’ta benimsenen üslubun dünyevî arzuların şiirle dile gelmesi mi yoksa hakikatlerin sembolik bir tarzla ifade edilmesini şerh ederek kimsede şekk ve şüphe bırakmıyacak biçimde Füsus'a Nüsus'ta izah etmiştir. Arabî, şiiri düşüncenin aracısı hâline getirirken aynı zamanda düşünceyi de şiire aracı kılmış, böylece düşünce ile şiir arasında bir ilişkisi doğmuştur. Şair, aşkı saf ve kendisine has cevherler şeklinde dile getirmiştir. Tercümânü’l-eşvâk’ın telifinde asıl tartışılan isim Mekînüddîn’in kızı Nizam olmuştur. Halepli Nâbî, üstadın eserlerinden nemalanmıştır. Hazret-i Muhyiddin’in verdiği haber, doğrudan ya Cenâb-ı Allah ya Hazreti Peygamber ya Hızır’dandır.
Tasavvufta nazar, mürşidden sâlike bakışıyla onda tesir ve teessür hasıl olmasına ve onun daha yüksek bir hâle ulaşmasına vesile olmasıdır. Bu nedenle velilerin nazarı ile Hakk’ın nazarı arasında bir ilişki kurulmuştur. Mürşidin nazarıyla sâlikte ortaya çıkan değişim ve hâllerdeki dönüşüm “nazar-ı inâyet” olarak ifade edilmektedir. Sahih Nazar hem Allah’ın kuluna tashih ettiği basiretli ve ferasetli bakıştır. Şair, ilm-i kimya ve simya ilmini bir edip yazar. Nazar ve kimya ilmi birlikte bir başkalışımı, kemâlatı göstermektedir. Nitekim kimya ilmi, tıp, astroloji, rüya tabirciliği, firâset ve tılesmât gibi alanlarla birlikte ele alınmıştır. Şairin İbnü’l-Arabî’nin nazarını kimya olarak nitelemesi böylesi bir arka plana sahip olup onun insanların huy ve ahlaki bakımdan değişmelerindeki tesirine atıf yapmaktadır.
Bu ilmin söz konusu dönemlerdeki maksadı, bir maden cevherinin özelliklerinin giderilerek o madene başka bir madenin cevher özelliklerinin kazandırılmasıdır. Bu kapsamda ilmin gayesi bir madeninin saflaşarak aslî cevheri üzerinde tam itidal noktasının yakalanması yahut da özelliklerinin değiştirilmesiyle daha değerli bir madeninin elde edilmesidir denilebilir. Tabiatıyla böylesi bir amacın gerçek hedefi madenlerin en değerlileri olan altın ve gümüşün elde edilmesidir. İlm-i ilâhî ve ilm-i hakâyık metafizik bir yaklaşımdır. Saf hakikat olan Hazret-i Muhyiddin’in eserlerinde zerre kadar bulanıklık yoktur. Eserlerinde mana açık ve anlaşılırdır. Eserlerinde fikirleri net olup herhangi bir tereddüt söz konusu değildir. Bilgi zihinsel kavramadan öte varoluşsal bir boyutta gerçekleşir ve bir şeyi bilmek demek aslında onunla özdeşleşmek anlamına gelir.
İlahi isimlerle müsemma arasındaki karşılıklı ilişki uluhiyet ve rubûbiyet mertebeleri ile hariçte tahakkuk etmiş varlıkları karşılıklı gereklilik (telazüm) şeklinde bir varlık düşüncesine ulaştırır. Hariçte ortaya çıkan varlıklar hükümranlığı altında bulunduğu isme örtü olurlar ve zuhurun kendisi sır tabirini alır. Çünkü onun ortadan kalkması demek karşılıklı gereklilikten dolayı rubûbiyetin bâtıl olması anlamına gelir. Teng, dar ve sıkıntılı manalarına geldiği gibi yük ve balya manasına da gelmektedir. Eser ledünni ilimle yazıldı.
Bu durumu Fusûs’ta şöyle aktarır: “[Hicrî] 627 senesi Muharrem ayının son on gününde bir gün] Şam’da gösterilen bir rüyada Hz. Peygamber’i (s.a.v.) gördüm. Elinde bir kitap vardı. Bana “Bu, Fusûsu’l-Hikem [Hikmetlerin Kaşları'] kitabıdır, onu al ve yararlanmaları için insanlara ulaştır.” diye emretti. Ben de “Bize emredildiği gibi, Allah’a, Peygamber’ine ve içimizden olan yöneticilere itaat ederiz ve sözlerini dinleriz”' dedim. Böylece amacı tam olarak anladım, niyetimi temizledim, herhangi bir ekleme ve çıkarma yapmaksızın Allah’ın elçisinin belirttiği tarzda bu kitabı insanlara ulaştırmak için kastımı arındırdım.” Dizelerde geçen “kerem” ifadesi ise eserin mukaddimesindeki tasliye bölümüyle ilgili gözükmektedir. Zira Allah ve Peygamberimiz kerem sahibi mükemmel ekremdir.
Şeyh'ül Ekber, Peygamberimizde ferdiyet küllî biçimde zuhûr etmiş diye ifade edilmiştir. Bu anlamda Hz. Peygamber’in hakikati ile diğer nebilerde ortaya çıkan hakikatler arasında bir tür niyabet ilişkisi kurulmuştur. İbnü’l- Arabî bu ilişkiyi Hakk’ın el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir ve el-Bâtın gibi isimlerle izah etmekte ve Hz. Peygamber’in hakikat bakımından ilk oluşuna, ancak gönderilme bakımından hâtem oluşuna dikkat çeker. O yeryüzünde bulunmazdan önce bâtın iken diğer peygamberler ona niyabet etmişler, onun zuhurundan sonra ise nübüvvet artık kesilmiş ve veliler ona vâris olmuşlardır.
Rabbani ve Rahmani ruhsal tecelliye mazhar olanlarda şüphe mahal bırakmamak için bilimsel bir metot vardır. Ben senin Rabbinim (Ene Hak) diyene ne demek gerekir? Zira Şeytan insanları aldatmayı sever.
Zikir, çile ve halvet esnasında açılan gönül gözüyle insanî güzel suretler görme konusunda İbn Arabî tarikat yolunun salikine şöyle hitap eder: “Halvet esnasında sana tecelli eden her suret “Ene Allah” (Ben Allah’ım) der. Sen şöyle söyle: “Ente bi’llah” (Sen Allah ilesin). Gördüğün suret ile meşgul olma! Onu aklında tut! Ve zikrine devam et!” İmam Gazali ise görülenin Hakk değil daha çok melekler ve peygamber ruhları olduğunu hatırlatıyor. Ve ekliyor: Aşk yolu yolcuları zahidane korku yerini sûfîyane bir aşka bırakır. Mevlâna’da Şems-i Tebrizi ile karşılaşmasından sonra Gazzali’den kendisine çok bariz bir biçimde sirayet eden zahidane korkuyu bırakıp ârifâne bir aşka dört elle sarılmış, aşk ve reca şairi olarak müceddidlik görevini yerine getirmiştir.
CENNET KOKUSU NEYE İŞARETTİR?
Bu aşk, cemalin Nur gibi müşahedesi ile başlar. Gönül gözü Hakiki Maşuk’un cemalini hayal âleminde görür. Aşk hayal âleminde sevgilinin azaları biçiminde kendini aşığa gösterir. Hayalâleminde aşığa maşukun azaları şeklinde tecelli eden aşkın işaretleri, aşığın makamı ya da arzu ve dileğiyle doğru orantılıdır. Evveli akıl ve ruhul azam olanı gönül gözüyle Muhammedî Nuru gören herkes Hakk’ın sıfatlarının tecellisini görmüştür. Evvel ve Ahir ittisal edilecek, varılacak olan nokta Nuri Muhammedidir. Hâfız’ın da dediği gibi: “Rüzgâr kokunu ruhların gezinti yerine götürürse akılla can varlık cevherini sana feda ederler.” Kuşkusuz Hâfız’a tecelli eden Yâr’in kokusunu “ruhların gezinti yeri”ne götürecek olan rüzgâr da Saba rüzgârıdır. Nefsin isteklerini kıran aşk kokusu sayesinde Hâfız’ın yüreğinin kanlara boyanmasının hâsılıda manevî sözlerin ve gaybi bilgilerin güzel kokusudur. Nesimi seher denilen saba yelinin geldiği yer Adn cennetidir. Peygamberimizde böyle tecrübeler yaşamıştır. Üveysi Veysel Karani'nin kokusunu bir seher burnunda duymuş ve buna Adn cenneti demiştir. Büyük Sufi Alimlerden sayılan Meybodi’nin Keşfu’l- Esrar isimli eserinde de seher yelinin Adn cennetinden estiği ve âşıklara mesaj getirdiği yazılır. Adn cenneti de yukarıda ifade edilen Doğu ya da Nurlar ve Melekler Âlemidir. Saba rüzgârı, İşrâkiye târikatı kurucusu Şihabeddin Sühreverdi’nin Safir-i Simurg isimli risâlesinde Simurg’un nefesi olarak nitelendirilir.
Bu dünyada Peygambere sevdirilen üç şeyden biri güzel kokudur. Hz Muhammed (SAV) dedi ki, “Bu günlerde Hakk’ın güzel kokuları diğer kokuların önüne geçecek. O vakitlere kulak verin, aklınız o vakitlerde olsun. Bu kokuları alın.” buyurdu. Mevlâna güzel kokular anlamına gelen “nefhalar” sözcüğünü şöyle tefsir eder: Tahkik ehlince bu güzel kokular diğer kardeşlerinin önüne geçen din kardeşlerinin nefesleridir. Onların nefesleri, onların görüşleri ve onlarla oturup kalkmak Hakk’ın nefeslerine, hediyelerine bağışlarına mazhar olmak anlamına gelir. Ey İlahi kokulara talip olanlar! Hakk’ın nefhası olarak nitelendirilen zamanın kıymetini bilin, bunu ganimet kabul edin ve bu latif ve şerif nefhaları alın. Başka bir ifadeyle bunları almaya istidatlı olun ve onlardan istifade etmeye çalışın. Öyle anlaşılıyor ki velayet ve hidayet kaynakları hiçbir dönemde kurumuyor. Hakk’ın erleri için hiçbir devrin hiçbir fark yoktur. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurur: “Hakk’ın feyzi her zaman gelir ve asla kesilmez.”
Bu bakış açısıyla “Rabbin nefhaları (güzel kokuları)” da daha önce ifade ettiğimiz “Rahman’ın nefesi”, “Simurg’un nefesi” ve “bad-ı saba” ile aynı anlam yüküne kavuşmaktadır. İlahi feyz ve ilhamları beraberlerinde taşıyan bu güzelkokular, meltemler ve rüzgârlar Mana âleminin doğusundan eserler. Arifler ve Hakk yolunun saliklerinin gönüllerini Yâr’in cemalinden getirdikleri işaret ve haberlerle mutlu ve umutlu kılarlar.
Hû
Sırr kimyâsını arar kamu da illâsını
Murâd bir bûy arar kimi de belâsını
Bu kapıdan erler geçti dilersen erler
Evveli hayy âhiri hayy edip geçerler
Âlemde kamu mâ’i mine’l -hayy dedi
Hû ismine mazhar kerâmet düşe kâfi
Âkılda bırakmaz ki hayâleti semâhat
Yan şem’i Hudâ ile kamu hâsılı sûret
Hep dâra çekip çevirir âşk her demi
Bu âşk bıçağı câna kıyakdır değil mi
Baş elde gider hâke döker ah felâket
Aşk menziline olsa delîl nûru hidâyet
Tevhîdi sıfât içre sübûtiyye âşk sorsan
Havvâs ile illâtı bir emâneti biliyorsan
Sorma avâma paçadan dökülür cehil
Hak aşka sor ondan fethi fetâhet ehil
Yâr âşıkına âşıkta yârine çığlık lâzım
Gülşen yerine yer de o güle levâzım
Amâ feleğin çarkına devrân muhtâç
Reftâr edecek bir rûzgârına muhtâç
Bir nûrla esîr edip sonsuz âşk derin
Âb ile yoğurdun bizi hâk etmiş terin
Kırk yararsın bir kılı vahdâniyyet seç
Hak-perest ol nûrperest olmada geç
Kamu eşyâ zîrûhlar ederler istimdâd
Rezzâk eder ol şîveden taksîmi âbâd
Bir meh-rû tecellî nûr şevkine istidlâl
Yedu’llâhda beni et sâhibü’l-yed hilâl
Verip dili hastalara âbı hayâtı meşhûd
Vahdeti vaslına yaramız olsun hoşnûd
Kadri levhi mücellâna tabîbim mes’ûd
Maksûd kerem kânını hayy et mevcûd
Müsemmâdan oku esmâsını niye te’kîd
Hüve’l-evvel hüve’l-âhir şânına tahdîd
Kalemsiz levhe kodu Hak nokta te’bîd
Okurken bir hay fâtı iki eyledi ol teşdîd
Zâtın sıfâtın içre cânânken bilmez nedi
Hakk’a ârif olmayan ledün bilmez nedi
Ne teni oynar ne cânı oynar misâli nedi
Sana senden bakıp seni göreni Hû nedi
Sana senden bakıp seni gören hayâ eder
Yıkıp perdeyi Dârâ felek âhir zevâl oynar
Ne ağlar ne gülersin ne gör görmezi bilir
Fasılda ne âl oynar mânâ bin me’âl oynar
Rû, Waterloo
02 Şubat 2023
Kellemizi kesene ödül koymuş cehil
Kim kazandı âşk mı yoksa Ebu Cehil
Sona az buldu, artır ödülü ey Süfyân
Başımız yok ki kim kesecek âh üryân
Bre ahmak! Aşk ehli derviş başı paha
Senin servetin yetmez ki onu almağa
Aklını almışlar geriye bâde koymuşlar
Gri yetmez kızıl olsun Teyyocu puştlar
Adamamış ömrünü milletine devlete
Gücü adi arsız yüzsüz ezikmiş savlete
Çalmış çırpmış nursuzmuş bu zevzek
Terör örgütü kurup mücrim pezevenk
Ne Süleymân'a esir ne selim kuluyuz
Kimse bilmez biz şâhı kerim kuluyuz
Kul olan âşka kimseye eğmez ki baş
Kevseri nâim cennette koçu şuh baş
Yolumuz dilbere düşmese hâli harâp
Kırık gönlüne şerâp iyi gelirmiş serâp
Hak ile âh edip feleklere çıksa yeridir
Belki huzursuz hisseder de zeyn gelir
Meyini kızıl şerâp yoğurmuş Yaradan
Seferin cennât dâmene âşk râhından
Namus nağmesi yok melâmet adımız
Koç kurbanın meh bizim bayramımız
Gül gibi hâtıramız olsun dikeni battı
Sorgu sual ile ledünni ilime gül battı
Severse sorgulamaz Hızır niçin sattı
Vuslat firâk yok samanlık seyrân attı
Âşık mâşuk ile âşk dâiresine vahdet
Ay ile güneş göklerde yıldızlara dost
Onun sayesinde diri olup hamd farz
Muhabbet hilmine eğri hayâl olmaz
Her yeme meyl etmez cân başkuşu
Bir hümâdır fikri hayâli gıdâsı ruhu
Dünyayı verseler özgeye meyli yok
Masala itibar etmez zâhide âşk yok
Gözlerine mil çeksen hayır demez
İster asın ister bağla âşksız yemez
Saf suyu bir içim suda akıllın içmez
Tatlı dilli papağan kim bunu içmez
Başsız ayaksız âmmâ top oynamaz
Oynar âşık eğlenir cânân oynamaz
Hoş ötüşlü kuşlarızda bülbül ötmez
Belâ biziz mutlak âşk u belâ istemez
Sanmasın zâhid arla namus kuluyuz
Kibir gurur kin bilmez şâhın kuluyuz
Kuru vakarımız yok mert ulduzuyuz
Gam yer kan yutar bir kilim uzvuyuz
Rû, Waterloo
31 Aralık 2022
EY SÜFYAN! KELLEN BEŞ KURUŞ ETMEZ!
Kellemize ödül koymuşsun amma sen çıplak bir kralsın. Hem sona hanım ödülü az buldu ve artırmanı talep ediyor. Başıma koyduğun 500 bin TL çok az. Ben sana az küfretmedim ey zalim. Gri listeye almışsın, benim hakkım kırmızı listedir. Daragacına çekeceksen adımı lütfen en tehlikeli aşk listesine yaz. Sen bu devrin en cahili, cehlin babası olan Ebu Cehilsin. Adını Recep Tayyip Erdoğan koymuşlar, aklını almışlar da gerisini bade ile koymuşlar. Benim başımızı kesecek daha anasından doğmadı. Başım zaten yok ki kesesin, kestiresin. Bre ahmak! Aşk ehli dervişlerin başı pahalıdır, senin servetin ona yetmez.
Dünyanın makan mansıp şan şöhret itibarını, taç ve kaftanı terk ederek onlardan vazgeçtik. Biz bu dünyada ancak eski bir kilimin kuluyuz. Ey zahit! Bizim ar ve namusun ya da senin gibi içi boş vakarın kulu olduğumuzu sanma. Biz ne Süleyman’a esiriz, ne Selim’in kölesiyiz. Kimse bizi bilmez fakat biz bir Kerim Kudreti Namütenahi sonsuz tek padişahın kuluyuz. Aşka kul olan cihan beylerine baş eğmez. Biz cihanın hür sultanları; kiminkulu olduğumuzu gör de anla. Biz bu dünyada sıkıntı köşesinde daima gam yeriz, kan yutarız; amma biz naim cennetindeki kevserin şuh şerabıyız.
Sultanım! Bizi sonradan olma güzelliğin kulu sanma, biz temiz yüzündeki ezelî güzelliğin kuluyuz. Hep beraber Belâ meclisinden bela olan ebedi aşkın kuluyuz. Şimdi sırların gül bahçesinde hakikat sırlarını söyleyen hoş ötüşlü kuşlar biziz. Bülbülü ötmeyene gül ne yapsın, gülistan ne yapsın. Ey zahit! Biz sıkıntı hücresindeki dert sahipleriyiz, bizden kaçma çünkü derdine derman olacak olanlar biziz. Aşktan kaçanlar aşka asla ulaşamazlar. Aşk meydanında hâl ehliyle arkadaş olup da, ruhta başsız ve ayaksız olmayanlar aşk ile top ve sopayla oynayamaz.
Dostum, gönlümü çoşturan senin aşkının halleridir; şüphesiz hava olmasa okyanuslar dalgalanmaz. Güzeller, şehrimizde aşık oynayıp eğlenirken o sevgili, âşıklarını darmadağın etti. Lakin niye ise bugün oynamaz ve hiç kılını kıpırdatmaz. Gönül senin zülfüne öyle bir dolaştı ki, sen onu ister bağla isteras, sana karşı gelmez. Gözlerine mil çekecek olsan “Hayır! (Yapma!)” demez. Sevgilinin ruh enerjisi gıdası bir saf sudur fakat ne yaparsam yapayım, hatta ölsem bile de ben susamışa ilaç olarak bir içim “al su” iç derim. Senin gibi papağana su içirmemek olmaz. Aşık bir çocuk ruhlu olduğu için zahidin nasihatine aldanmaz. Nitekim can kuşu her yeme meyletmez bir hümadır. Yüzümdeki beni düşünür.
Gönle hitap eder, gönlü cezbeder, gönle hoş gelir, gönlü eğlendirir; ruha ferahlık verir, aşkın yol açtığı acıve ızdırapları unutturur. Dildar olan şair, okuyucuları etkileme, hoşça vakit geçirmelerini temin etme, şaşırtma, oyalama, eğlendirme;hatta rahatlatma yaparak şifa ve terapi sunar. Mârifet iltifâta tâbidir derler. Hz. Peygamber, “Allah’a ve âhiret gününe iman eden her kişi (konuştuğu zaman) ya hayır söylesin yahut sussun”, “İslâm’ın güzelliği boş konuşmayı terk etmektir”, “Sözün hayırlısı az ve yol gösterici olanıdır” buyurmaktadır. Özlü söz olan şiirde kitaplar dolusu bilgi gönle, ruha, kalbe, zihne hızlı akıtılır. Elbette sözün az, öz ve faydalı olması evladır.
Vahdet hakkındaki sözler, aynı zamanda tehlikeyi de bünyesinde bulundurur. Bu yüzden şeyhler, vahdetten bahsederken, bir başka kişiden duymuş gibi (yani nakil yoluyla) anlatırlar. Olgunlaşmanın üç merhalesi, "Kendini bilen, Rabbini bilir, fehvasınca, bir insanın olabilmesi için, kendini bilerek, tanıyarak, Rabbisini bulması gerekir. Mürşid müride azami yardımcı olsa idraklar cür cür.
BİLEN BİLİR BİLİRİ, BİLMEYEN NE BİLİR BİLİRİ.
BİLMEZ İSEN BİLİRİ, BULAGÖR BİR BİLİRİ.
BİLEN SÖYLEMEZ, SÖYLEYEN BİLMEZ
HEM SÖYLER HEM BİLİR AMA BİLMEZ
Bu tekerleme bilen kişinin gerçek sırrı ve vahdet âlemini bilebileceğini, bilmeyenin ise, bundan mahrum kalacağını ve bir bilene tâbi olup öğrenmesi gerektiğini anlatır. Bilmeyen talib, bilen ise Mürşiddir. Aşkın tam vahdet u ehad sırrını söylenmez, tevhid büyük bir sırdır ve mürşide yasaklanmıştır. Bu sırrı söylerse mürşidi dara çekerler, idam ederler. Tevhid sırrını ifşa edenleri heratik gördüler.
Sihir, efsûn gibidir; hatta mu‘ciz olup diğer şairleri güftâra tövbe ettirir. Şairler, hayattan ve doğadan aldıkları çeşitli malzemeleri, çoğunlukla hayâl güçleriyle değiştirerek okuyucuya sunarlar. Mânâ şairin karnındadır derler. Gizli manası mazmundur. Latîf ma‘nâsı nüktedir, derin zeka ve incelikler taşır. Rengi saf hastır ve derunda yatan manaları pek kibar ve naziktir. Hayali haslar va ruhani hassalar adeta dans eder ve ahenkli bir uyum içinde ruhani hazlar zevkler sunar. Âşıkâne bir edâ ve ince hayâllerle süslediği, hayli samimî bir dil ve üslûpla kaleme aldığı şiirlerinde Rû'nün gayesi Allah aşkına kullarını ulaştırmaktır. Bu yazılanları herkese beğendirmek, tüm insanları memnun etmek son derece zor, hatta imkansızdır. Gülistan'ı hep nevbaharda canlı ve diri tutup sulayan bir saki, kimi zaman yanık bir bülbüldür şair. Şiir, ruhu sulayan bir âb-ı hayat gibidir, cana can katar. “Ölümsüzlük suyu, dirilik suyu, can veren su, bengisu” olarak da bilinen âb-ı hayât, şiir ve edebiyat söz konusu olduğunda aynı zamanda ince, saf, hayat bağışlayan, cana can katan söz anlamlarına geliyor. Farsca âb-dâr kelimesi için sözlüklerde, “sulu, ıslak,kaliteli su, parlak, latîf, tâze, güzel, hoş, tarâvetli, halâvetli, revnaklı, hayat verici öz, bereketli bitki, akıcı(mısra,şiir), nükteli, hoş sohbet, zengin fikirler bilen, nükteli söz söyleyen, memnuniyet verici demek olduğu, ayrıca kılıç, meyve, cevâhir sıfatları taşıdığı biliniyor. Sevgilinin dudağı, dişi ve beni gibi güzellik unsurları içinde şiirde kullanılır. Himmet edildiği oranda şiirin tadı güzelleşir. Manası, ruh, can, öz, cevher, sır, amaç, gerçek, neden, hüküm, karar, gerçekte,özünde, esasındandır.
Derin sularda istiridyenin karnından çıkan inciler değerlidir. Şairde nazm ipliğine nasihat incileri dizdiğini dile getirmek sûretiyle bu kez sözlerini nasihat incilerine benzetir. Gevher, güher veya cevher, başta akîk olmak üzere, aynı zamanda dür, la‘l, yâkut, elmas, zümrüt, akik gibi değerli taşlara verilen isimdir. Bu madenler renkleri, ağırlıkları, sertlikleri, görünüşleri, az bulunmaları nedeniyle son derece değerlidirler. İnci yağdıran alev saçan sözler hançer ve kılıcı parlatan, yani tahrik eden enerjilerdir. Güzel söz söyleyenlere eskiden beri efsûnger/füsûnger, sâhir, sehhâr,sihirbaz vb.”; büyüleyici, üstün nitelikteki söz ve şiirlerini ise “efsûn, sihir,sihr-âferîn vb.” şeklinde tarif ve tavsif ederler. Sihirli söz söylemeyi terk edip sözü mûcize sayılacak denli belîğ, fasîh, güzel ve etkili söylemek gerekir. Her şair biraz büyücüdür.
Lakin i‘câz sihirden üstündür. Hayran bırakan i‘câz seviyesine ulaşmak hedeftir, adeta şairliğin bir kızıl elmasıdır. Kuş kondurmak keramet göstermektir. Kuş dili özel bir dildir. Kuş sesleri ile ruhlar âlemine ulaşmak mümkündür. Kur’an-ı Kerîm’de “Süleyman, Dâvûd’a vâris oldu ve dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lutuftur.” (Neml Sûresi, 27/16) buyurulmak sûretiyle bu dilin herkesin anlayamacağı özel bir dil olduğuna ve doğal olarak, öğretilenlerin seçkin bir konumda bulunduklarına dikkat çekilmiştir. Kuş dili ayrıca, “vahdet-i vücûd”a erişme sırrıdır. Âyette de görüldüğü üzere Süleyman peygambere verilen mûcizelerden biri de kuşlarla konuşabilmesi, onların dilinden anlamasıdır. Nasılki kuş dilini en iyi bilen kişi Hz. Süleyman ise şair de esâsen kuş dili gibi herkesin kolaylıkla anlayamayacağı, remizlerle dolu, özel ve gizli bir dil olan şiiri en iyi bilenin, ondan en iyi anlayanın devrin Süleyman'ı olduğundan dem vurmuştur. İyi şair olağanüstü meharetler gösterir.
Mûcizeler peygamberlerden sâdır olduğuna göre şairin, elindeki cihazın dayanılmaz tahrikiyle, bu vâdiye girmesi kaçınılmazdır. Şair bu noktada kendisini evliyânın bir adım önünde hisseder. Kerâmette mâruz kalmak sözkonusu olduğundan etkenlik yerine edilgenlik vardır. Mevlânâ’nın, şiiri kerâmetin önüne koyması bu durumla ilgilidir. Mûcize, tabiatı ihlâl etmede etken bir konumdadır. Gerçekliği sözle kuran şair de görünen âlemin kurallarını sürekli dışlayarak sonuca ulaşmak istediği için, mûcize zaferinin heyecanına tâlip olacaktır. Bunun için söz meydanı gibi bir ifade yeri vardır. Koşunacak ve olacak. Burada eylemin neticesi üzerinde ulûhiyetin gölgesi göz ardı edilemez. Şaire düşen bu meydanı alabildiğine ge-nişleterek, onu bir ülke kılmaktır. Mûcize, tabiattaki boşluğu ortaya koyar. Boşluk büyüdükçe mûcize genelleşir. Şair de tam burada durur. Şiirin özünde tabiat kurallarına tâbi olmama durumu vardır. Tabiat kurallarına tâbi olmamak, onu ihlâl etmektir.
İçinde ne zûr var ne telbîs
Şi‘re ne içün yalan diye halk
Yalan ise de tefâvüti var
Hîç olamı bir zinâ ile calk
Bu kıtada yalan nedir, şiir nedir çizgisi vardır. 1509'da vefat eden Osmanlı'nın en kudretli yüzyılının en mümtaz şairlerinden Divan sahibi Necâtî de bu kıtasında bir çok şair gibi şiirin, şair sözünün yalan olup olmadığı hususunda fikir yürütmüş ve görüş belirtmiştir. Şair bu meyanda kaleme aldığı ve aynı zamanda şiirden anlamayanları eleştirdiği bir kıt‘asında,“İçinde ne bir yalan, ne de bir hîle var, hâl böyleyken halk şiire niçin yalandiyor. Yalan ise de bir farkı var, hiç istimnâ (elle tatmin) ile zinâ (meşrû olmayan cinsel ilişki) günah bakımından bir olur mu?” diye sormaktadır. Necâtî beyitte ayrıca, şiirin bir yönüyle kurmaca, hayâl ve zihin ürünü olmasından da hareketle, gerçek olmayan anlamında yalan sayılabileceğini dile getirmekte, bir yandan da yalan olsa bile, zinânın istimnâya nispetine dikkat çekmek sûretiyle, bir nevi günahın hayal tarzında hafif şekli sayılması gerektiğini belirtmektedir. Hayal pazarlamak, satış Elon Musk'ı zengin etti. Aktif hayal dünyası ruhu en büyük güç hassasıdır.
Necâtî, Hz. İsâ ve Hz.Meryem’in anılan durumlarına telmihte bulunduğu bir beyitinde sevgilinin aynaya yansıyan görüntüsünü Hz. İsâ’ya, aynayı ise onu bağrına basmış olan Hz. Meryem’e benzetmiştir. Şiir yanık ve yakıcıdır. Ayrıca şairlerin zenginlik içinde yaşayıp keyif sürdükleri büyük bir yalandır. Osmanlı'da Saray, şairleri maaşa bağlasa bile boğaz tokluğu kadardı. Pek çok halk şairi ise devlet maaşı kabul eylemeyip saray'a karşı şiirler yazmışlardır. Necâtî'nin Fâtih Sultan Mehmed, 2. Beyazıt ve şehzadeler Abdullah ve Mahmud'a övgüler yazdığı Divan'ında vardır. Devlet kamu görevi ile eşlik ettiği iki şehzadenin erken ölümü ile kendi köşesine çekilip Vefa semtinde vefat etti. Kamu görevleri emirdi ve zoraki yapmıştı. Mehmet Âkif Ersoy, Safahat adlı eserinin girişinde şiirlerinin, bir hisli yüreğin mahsulü olduğunu belirtir. Misyon şairi olan Âkif, ülkenin kaderini değiştirme konusunda elinden bir şey gelmediğini ve yazdığı şiirlerin de bu acziyet fikrinden çıktığını ifade eder. Şairleri şiir yazmaya sevkeden ana sebep aşktır. Âşık, sevgilinin aşkından dolayı öyle yanar ki, onun ahı duman olup göğe yükselir. Aşk ateşi, karşısında ne duruyorsa yakar. Kolektif mücadele sergilese bile şairin şiir yazma sebeplerini “ferdiyetçi” bir zemine kaydırdıklarını da gözlemliyoruz. Bir köpeğin can verirken inlemelerini, “hû ” şeklinde algılayan şair, ferdî tecrübesini aktarır. Yaratılan tüm varlıklar Rabbimizi zikir eder. Dillerini bilmeseniz bile bunu anlarsınız.
“Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı takdis ve tenzih eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki Ona hamd ile tenzih etmesin. Ne var ki siz onların bu tesbih ve takdislerini iyi anlayamazsınız. O Halimdir, Gafurdur.” Kur’an, İsra/44…
Sen gittin, ben gitmedim
Satmam âşk satamam ki
Meydir mihengi âşıkların
Cevher can bezmi âşk ki
At ölür yiğit ölür şân kalır
Koç'um kurbân dediler ki
Evvel eşiğe koyar baş kalır
Erenler yolu savaşı şevk ki
Bizde sâfâlar murâd nedir
Zâhid ise kudûret değil ki
Taşlanan ağacı meyvelidir
Kalbim mezar taşı değil ki
Kar kış yağar bahâr yazım
Râh mezhebin yâd değil ki
Mihmâna gönlü şâd lazım
Mervim top tüfek değil ki
Miftâhın sırrı kader kısmet
Ehad aşkın sırrı sır değil ki
Misbah misâl âleme hikmet
Erlik varışa hissi zât değil ki
Tut dâmeni yokmuş çâresi
Muhadara kalp son değil ki
Burhân delil müşâhede sesi
Gül kokum gölgeli değil ki
Binlerce âh Âlûn melekleri
Kerrûbiyyûn secde değil ki
Cemâl nûr vecdine erenleri
Ucubla kibir muhib değil ki
Rû, Waterloo
1 Eylül 2022